Aile, toplumun temel taşı olarak hukuk sistemimizde özel bir korumaya sahiptir. Değişen sosyal yapılar, ekonomik koşullar ve bireysel ihtiyaçlar, Aile Hukuku alanının da dinamik bir şekilde gelişmesini ve yenilenmesini zorunlu kılmaktadır. Son dönemde, hem yasal mevzuatta yapılan değişiklikler hem de Yargıtay'ın güncel içtihatları, aile hukukunun temelini oluşturan boşanma, velayet, nafaka ve mal rejimleri gibi konularda önemli yönelimleri ortaya koymaktadır. Bu makalede, Türk hukukundaki güncel gelişmeleri, vatandaşların hak ve yükümlülüklerine etkileri çerçevesinde profesyonel bir bakış açısıyla inceleyeceğiz.



Boşanma Süreçlerinde Uzlaştırma ve Arabuluculuğun Artan Rolü


Boşanma davaları, çekişmeli ve duygusal açıdan yıpratıcı süreçler olabilmektedir. Mevzuatımız, aile birliğinin mümkün olduğunca korunması ve tarafların anlaşmalı çözüme teşvik edilmesi ilkesini benimsemektedir. 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun kapsamı dışında kalan çekişmeli boşanma davalarında, mahkemeler artık daha sıkı bir şekilde arabuluculuk veya aile uzlaşma merkezlerine yönlendirme yapmaktadır. Bu uygulama, hem yargılama süresini kısaltmayı hem de tarafların kendi iradeleriyle, özellikle çocukların velayeti ve ihtiyaçları konusunda daha sağlıklı düzenlemeler yapabilmelerini amaçlamaktadır. Yargıtay'ın son dönem kararlarında da, tarafların uzlaşmaya yönelik samimi çabalarının değerlendirilmesi ve bu çabaların gösterilmediği durumlarda davanın reddedilemeyeceği ancak sürecin öneminin vurgulandığı görülmektedir.



Velayet Düzenlemelerinde Çocuğun Üstün Yararı İlkesinin Somutlaşması


Velayet konusu, boşanma sonrası en hassas meselelerin başında gelmektedir. Türk Medeni Kanunu'nun 182. maddesi uyarınca velayetin düzenlenmesinde tek ve değişmez ölçüt "çocuğun üstün yararı"dır. Güncel uygulamada, bu soyut ilke somut kriterlerle daha net bir şekilde tanımlanmaktadır. Artık mahkemeler, velayeti belirlerken sadece anne veya babanın maddi durumuna bakmamakta; çocuğun psikolojik gelişimi, eğitim hayatının sürekliliği, kardeşlerle olan bağı, ebeveynlerin çocuğa yaklaşımı ve ebeveynlik kapasitelerini de kapsamlı bir şekilde değerlendirmektedir. Yargıtay, özellikle "ortak velayet" talepleri konusunda ihtiyatlı bir tutum sergilemekte, bu modelin ancak ebeveynler arasında sağlıklı iletişim ve işbirliği olduğu, çocuğun da bu düzene uyum sağlayabileceği somut durumlarda mümkün olabileceğini vurgulamaktadır. Ayrıca, velayetin değiştirilmesi davalarında, mevcut düzenlemenin çocuğa açık ve ciddi zarar verdiğinin ispatı gerekliliği sıkı bir şekilde aranmaktadır.



Yoksulluk Nafakasında (İştirak Nafakası) Güncel Tartışmalar ve Yargıtay Yaklaşımı


Yoksulluk nafakası (TMK m. 175), boşanma nedeniyle yoksulluğa düşecek tarafa, diğer tarafın ekonomik gücü oranında ve süresi hakim tarafından belirlenmek suretiyle ödenmesine hükmedilen malî yardımdır. Bu konu, sosyal medya ve kamuoyunda sıklıkla tartışılmakta, nafakanın süresizliği ve miktarına yönelik eleştiriler gündeme gelmektedir. Mevcut hukuki durumda, yoksulluk nafakası için önceden belirlenmiş bir süre sınırı bulunmamakta; nafakanın devamına veya kaldırılmasına ilişkin karar, tarafların değişen ekonomik ve sosyal durumlarına göre yeni bir dava açılması şartıyla verilmektedir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun son yıllardaki kararları, nafaka miktarının belirlenmesinde "yoksulluk" kavramının göreceli olduğunu, mutlak bir yoksulluk halinin aranmayacağını, boşanma öncesi yaşam standardında makul bir düşüşün dikkate alınması gerektiğini ortaya koymaktadır. Ayrıca, nafaka yükümlüsünün iflas etmesi veya yeni aile sorumlulukları gibi durumlar, nafakanın azaltılması veya kaldırılması için somut delillerle ispat edilmelidir.



Edinilmiş Mallara Katılma Rejimi ve Evlilik Süresinin Hesaplanması


01 Ocak 2002 tarihinden sonra evlenen çiftler için yasal mal rejimi "Edinilmiş Mallara Katılma Rejimi"dir. Bu rejimde, evlilik birliğinin sona ermesi halinde, eşlerden her biri diğerinin edinilmiş malları üzerinde hak sahibi olmaktadır. Güncel pratikte ve Yargıtay kararlarında öne çıkan konulardan biri, katılma alacağının hesaplanmasında "evlilik süresinin" ne zaman başlayıp ne zaman bittiğidir. Yargıtay, evliliğin fiilen sona erdiği tarih (örn., ayrılık) ile resmen sona erdiği tarih (boşanma kararının kesinleşmesi) arasındaki dönemin değerlendirilmesinde, bu süre içinde edinilen malların katılma hesabına dahil edilip edilmeyeceği konusunda somut olayın özelliklerini incelemektedir. Eşlerin bu dönemde malvarlığı edinimine ilişkin iradeleri ve ekonomik işbirliklerinin devam edip etmediği belirleyici olmaktadır.



Evlilik Birliğinden Doğan Zararların Tazmini


TMK m. 195 uyarınca, evlilik birliğinden doğan yükümlülükleri yerine getirmemek veya evlilik birliğine uygun davranmamak suretiyle diğer eşe veya ortak mallara zarar veren eş, bu zararlardan sorumludur. Son dönemde, bu hükme dayanarak açılan tazminat davalarında bir artış gözlemlenmektedir. Özellikle, aldatma (zina) nedeniyle manevi tazminat talepleri, Yargıtay tarafından titizlikle incelenmektedir. Aldatmanın ispatı için somut ve kesin deliller (yazışmalar, tanık ifadeleri, fotoğraf/video kayıtları gibi) aranmakta, sadece şüphe ve varsayımlar yeterli görülmemektedir. Ayrıca, evlilik birliği içinde bir eşin diğerinin kariyer gelişimini engellemesi veya ortak malları tek taraflı olarak riskli yatırımlarda kullanarak kayba neden olması gibi durumlar da maddi tazminat sorumluluğu doğurabilmektedir.



Sonuç ve Değerlendirme


Türk Aile Hukuku, durağan olmayan, toplumsal ihtiyaçlara ve adalet anlayışındaki gelişmelere paralel olarak evrilen bir alandır. Güncel mevzuat değişiklikleri ve Yargıtay içtihatları incelendiğinde, temel vurgunun "çocuğun üstün yararı", "eşler arası eşitlik" ve "aile birliğinin korunması" ilkeleri etrafında şekillendiği görülmektedir. Boşanma süreçlerinde uzlaşma kültürünün teşviki, velayet kararlarında çocuğun psiko-sosyal ihtiyaçlarının merkeze alınması, nafaka ve mal rejimlerinde adil bir denge kurulmaya çalışılması bu yönelimin somut yansımalarıdır. Bu dinamik hukuki ortamda, bireylerin hak ve yükümlülüklerini doğru anlamaları, her somut olayın kendine özgü koşulları olduğunu bilmeleri ve karmaşık hukuki süreçlerde deneyimli hukuk profesyonellerinden destek almaları büyük önem taşımaktadır. Hukuki süreçlerde doğru bilgiye dayalı hareket etmek, hem bireylerin mağduriyet yaşamasını önleyecek hem de yargı sisteminin sağlıklı işleyişine katkıda bulunacaktır.