İçme suyu kaynaklı toplu sağlık şikâyetlerinde belediyeye karşı açılan tam yargı davaları, idare hukuku pratiğimizde son yıllarda dosya sayısı artan ancak usul açısından en çok hata yapılan alanlardan biri hâline geldi. Büromuza bu tür dosyalar genellikle salgın iddiasının medyaya yansımasından haftalar sonra, mağdurlar hastane kayıtlarını toplamaya başladığında geliyor. O aşamada çoğu zaman kritik delil çoktan kaybolmuş, idari başvuru süresi ise sessizce işlemeye başlamış oluyor. Bu yazıda, teorik çerçeveyi tekrarlamak yerine dosyalarda bizzat karşılaştığımız süreç adımlarını ve tipik hataları paylaşıyoruz.

Olayın "salgın" olarak nitelendirilmesi ile hukuki sebebin ayrıştırılması

Uygulamada en sık gördüğümüz hata, müvekkilin "mahallecek hastalandık" anlatısını doğrudan dava dilekçesine taşımak. Oysa tam yargı davasında ispat yükü, iddia edilen zararın idarenin bir eylem veya işleminden kaynaklandığını ortaya koymayı gerektiriyor. Salgın, tıbbi bir olgu; hizmet kusuru ise hukuki bir değerlendirme. Dosyada bu ikisini birbirine karıştırdığımızda, hâkim ya tıbbi raporun peşine düşüyor ya da "salgın var mıydı, yok muydu" tartışmasında kayboluyoruz.

Bu nedenle ilk adımda şu ayrımı netleştiriyoruz: Şikâyetlerin aynı içme suyu şebekesinden beslenen bölgede, benzer zaman aralığında ve benzer klinik tabloyla ortaya çıktığını gösteren veri var mı? Bu veriyi aile hekimliği kayıtları, hastane başvuruları, acil servis epikrizleri ve varsa mikrobiyolojik tetkik sonuçları üzerinden kuruyoruz. İddianın "yaygın" olduğu hissi ile "aynı kaynaktan kaynaklandığı" ispatı aynı şey değil.

İdari başvurunun zamanlaması ve şekli

Tam yargı davasının ön şartı olan idari başvuru, dosyalarda en çok ihmal edilen adım. 2577 sayılı İYUK'un ilgili hükümleri çerçevesinde, idari eylem ve işlemlerden doğan zararların tazmini için dava açılmadan önce idareye başvurulması gerekiyor. Uygulamada müvekkillerin bir kısmı doğrudan belediyeye dilekçe verdiğini düşünüyor; oysa su ve kanalizasyon idaresinin ayrı tüzel kişiliği olan yerlerde muhatabın doğru belirlenmesi gerekiyor.

Başvurunun içeriği de sadece "şikâyetçiyim" demekten ibaret olmamalı. Dilekçede olayın tarihi, etkilenen bölge, talep edilen tazminat kalemleri ve dayanak delillerin özeti yer almalı. Zira sonraki davada, idarenin bu başvuruya verdiği cevap ya da sessiz kalması, sürenin başlangıcı ve davanın kapsamı açısından belirleyici oluyor. Başvuruyu eksik kurguladığımızda, dava dilekçesinde yeni talepler eklemek zorunda kalıyor ve idarenin "önce idareye başvurulmadı" itirazıyla karşılaşıyoruz.

Zararın kalemlere ayrılması ve nedensellik bağının kurulması

Dosyalarda sık karşılaştığımız bir diğer sorun, zararın tek kalem hâlinde istenmesi. Maddi zarar (tedavi giderleri, kazanç kaybı, varsa ölüm hâlinde destekten yoksun kalma), manevi zarar ve gerekiyorsa iş gücü kaybı ayrı ayrı ve gerekçelendirilerek talep edilmeli. Toplu bir rakam yazıldığında, mahkeme kısmen kabul kararı verdiğinde hangi kalemin ne kadar kabul edildiği belirsiz kalıyor; bu da istinaf aşamasında ciddi sıkıntı yaratıyor.

Nedensellik bağı konusunda ise illiyet bağını koparmaya yönelik tipik savunmaları önceden öngörmemiz gerekiyor. İdare sıkça "şebeke suyu numunelerinde mevzuata aykırılık tespit edilmediği", "şikâyetlerin başka kaynaklı olduğu" veya "bakım/onarım çalışması sırasında geçici bir durum yaşandığı" yönünde savunma yapıyor. Bu savunmalara karşı, olay tarihindeki numune alma kayıtları, arıza ve bakım tutanakları, şebeke basınç verileri gibi belgelerin idareden istenmesi kritik. Bu belgeler çoğu zaman dava açıldıktan sonra "mevcut değil" cevabıyla geçiştiriliyor; bu nedenle belge isteme talebini dava dilekçesinin ayrılmaz bir parçası hâline getiriyoruz.

Hizmet kusuru değerlendirmesinde uygulamada öne çıkan başlıklar

İdarenin su temini ve sağlıklı sunumu görevi, sürekli ve düzenli işleyen bir hizmet yükümlülüğü doğuruyor. Dosyalarda hizmet kusuru tartışması genellikle şu başlıklarda yoğunlaşıyor:

  • Numune alma ve izleme yükümlülüğü: Belirli aralıklarla yapılması gereken mikrobiyolojik ve kimyasal izlemelerin yapılıp yapılmadığı, kayıtların düzenli tutulup tutulmadığı.
  • Şebeke bakım ve onarımı: Kırık, sızıntı, çapraz bağlantı riski taşıyan noktaların tespiti ve giderilmesi için makul sürede harekete geçilip geçilmediği.
  • Klorlama ve dezenfeksiyon: Dezenfeksiyon seviyesinin ölçülmesi, kayıt altına alınması ve gerektiğinde müdahale edilmesi.
  • Uyarı ve bilgilendirme: Risk tespit edildiğinde abonelerin ve ilgili sağlık birimlerinin zamanında bilgilendirilip bilgilendirilmediği.

Bu başlıkların her biri, aslında idarenin iç işleyişine dair belge talebini gerektiriyor. Uygulamada en çok zorlandığımız nokta, bu belgelerin dava sırasında "ilgili birim arşivinde bulunamadı" şeklinde cevaplanması. Bu durumda, bilirkişi incelemesi ve gerekiyorsa idari soruşturma dosyalarının celbi, hizmet kusuru değerlendirmesinin omurgasını oluşturuyor.

Bilirkişi raporuna yaklaşım

Tam yargı davalarında bilirkişi raporu, çoğu zaman dosyanın kaderini belirliyor. Ancak içme suyu kaynaklı iddialarda bilirkişinin hangi uzmanlık alanından seçildiği kritik. Yalnızca hukukçu bilirkişi ile yürütülen bir incelemede tıbbi nedensellik ve çevre mühendisliği boyutu eksik kalıyor. Bu nedenle raporun, halk sağlığı, mikrobiyoloji ve çevre/su mühendisliği alanlarını birlikte kapsayacak şekilde alınmasını talep ediyoruz.

Rapora itirazda ise genel ifadeler yerine somut boşlukları işaret ediyoruz: Olay tarihi ile numune tarihi arasındaki uyumsuzluk, şebeke haritasının dikkate alınmaması, etkilenen bölgenin sınırlarının belirsiz bırakılması gibi. Uygulamada, bilirkişinin "kanaat" düzeyinde kaldığı raporlara karşı yapılan gerekçeli itirazlar, ek rapor alınmasını sağlamada belirleyici oluyor.

Zamanaşımı ve süre hesabında tipik hatalar

Tam yargı davalarında zamanaşımı, zararın ve failin öğrenilmesiyle başlıyor. İçme suyu kaynaklı iddialarda ise "öğrenme" tarihi çoğu zaman tartışmalı. Şikâyetlerin ilk ortaya çıktığı tarih mi, resmî makamların riski duyurduğu tarih mi, yoksa kişinin kendi zararını öğrendiği tarih mi esas alınacak? Dosyalarda bu ayrımı net yapmadığımızda, idarenin zamanaşımı def'i ile karşılaşıyoruz.

Bu nedenle her müvekkil için ayrı bir "öğrenme" kronolojisi kuruyoruz: İlk belirti tarihi, ilk sağlık kuruluşu başvurusu, tetkik sonucu, idareye başvuru ve idarenin cevabı. Bu kronoloji, hem zamanaşımı hem de idari başvuru süresinin hesabında bize somut bir çerçeve sağlıyor.

Dava dilekçesinde talep sonucunun kurgusu

Uygulamada gördüğümüz bir diğer kritik nokta, talep sonucunun belirsiz bırakılması. "Zararımızın tazminini talep ediyoruz" şeklindeki bir kapanış, hem harcın hem de kabul/kısmen kabul oranının hesaplanmasını zorlaştırıyor. Bunun yerine, maddi ve manevi zarar kalemlerinin ayrı ayrı, faiz başlangıç tarihi belirtilerek ve varsa ıslah ihtimali öngörülerek yazılması gerekiyor.

Faiz talebinde de dikkatli olmak gerekiyor. İdari yargıda faiz, dava tarihinden itibaren mi yoksa idareye başvuru tarihinden itibaren mi işleyecek sorusu, dosyalarda sıkça tartışılıyor. Bu nedenle dilekçede faiz talebini açıkça ve gerekçeli şekilde kurgulamak, sonraki aşamalarda ek talepte bulunma ihtiyacını azaltıyor.

Sonuç yerine: dosyayı nasıl kuruyoruz

İçme suyu kaynaklı salgın iddialarında tam yargı davası, tek bir dilekçeyle değil, bir belge ve kronoloji zinciriyle yürüyen bir süreç. Büromuzda bu tür dosyalarda önce olayın tıbbi ve teknik çerçevesini kuruyor, ardından idari başvuruyu bu çerçeveye oturtuyor, en sonunda dava dilekçesini zarar kalemleri ve delil talepleriyle birlikte yapılandırıyoruz. Sürecin en kritik adımı ise idareden istenen belgelerin zamanında ve eksiksiz talep edilmesi; zira bu belgeler olmadan hizmet kusuru tartışması havada kalıyor. Mağdurların, sağlık kayıtlarını ve olay bölgesine ilişkin gözlemlerini ilk günden itibaren düzenli biçimde belgelemeleri, sonraki hukuki değerlendirmenin sağlıklı yürütülmesi açısından belirleyici oluyor.