İcra İflas Hukuku Süreçlerinde Müvekkillerde Gördüğümüz Tipik Hatalar

İcra ve iflas hukuku, alacak tahsilatının en sert ve en hızlı işleyen mekanizmalarını barındırır. Ancak bu mekanizmaların işleyebilmesi, süreç yönetimindeki titizliğe bağlıdır. Büromuzda özellikle son iki yılda, dosyanın esasından çok, sürecin usul adımlarındaki ihmaller nedeniyle kaybedilen takiplere sık rastlıyoruz. Müvekkillerimizin çoğu, haklı oldukları alacağın peşini bırakmıyor; ancak icra dairesinin işlemlerine karşı yanlış strateji izleyerek ya da süreyi kaçırarak işin içinden çıkılmaz bir hale sokuyor. Bu yazıda, uygulamada en çok karşılaştığımız ve önlenebilir nitelikteki tipik hataları, dosya akışı içindeki gözlemlerimizle aktarmaya çalışacağız.

1. İcra Takibinin Başlangıcında Ödeme Emrinin Muhatabının ve Adresin Yanlış Belirlenmesi

Takip talebinde borçlunun adresi ve unvanı, icra dairesinin yetkisini ve tebligatın geçerliliğini doğrudan etkiler. Müvekkillerimiz, borçlunun ticaret sicilindeki güncel adresini sorgulamak yerine, sözleşmede yazılı eski adresi kullanarak takip başlatmayı tercih edebiliyor. Bu durumda ödeme emri, borçluya usulüne uygun tebliğ edilemiyor; tebligatın iade edilmesi üzerine takip adres araştırmasına kalıyor. Bu süreç, en az iki ila üç ay kaybettiriyor. Üstelik borçlu, adres değişikliğini zamanında bildirmemişse, tebligatın yapıldığı adresin eski olması, borçlunun öğrenme tarihine göre itiraz süresini başlatabiliyor. Bu da bizim açımızdan, takibin kesinleşmesini geciktiren ve alacağın semeresini azaltan en büyük başlangıç hatasıdır.

2. İtirazın İptali Davası Açmak İçin Arabuluculuk Şartını Iskalamak

Yıllardır uygulamada olmasına rağmen, özellikle ticari nitelikteki alacaklarda, icra takibine yapılan itirazın kaldırılması için doğrudan mahkemeye başvurulması gerektiği yanılgısı devam ediyor. Müvekkillerimiz, itirazın iptali davası açmak için dava şartı olan arabuluculuğa başvurmadan dosyayı büromuza getiriyor. Arabuluculuk süreci tamamlanmadan açılan dava, usulden reddediliyor. Bu red kararı, dava açma süresini (itirazın tebliğinden itibaren bir yıl) durdurmuyor. Müvekkilimiz arabuluculuk görüşmelerinde geçen sürede, bir yıllık hak düşürücü süreyi kaçırabiliyor. Bu durumda alacaklı, genel hükümlere göre alacak davası açmak zorunda kalıyor; bu da hem daha uzun bir yargılama hem de takip hukukundan doğan %20 tazminat imkânının kaybı anlamına geliyor.

3. Menfi Tespit Davasında İcra Dairesine Yatırılan Paranın Akıbetini Takip Etmemek

Borçlu müvekkillerimizde sık gördüğümüz bir diğer hata, icra takibine itiraz etmek yerine, "borçlu olmadığını ispatlarım" düşüncesiyle menfi tespit davası açarken, ihtiyati tedbir kararı alıp takibin durdurulmasını sağlamadan, icra dosyasına para yatırmalarıdır. Yatırılan bu para, alacaklı tarafından çekildiğinde, menfi tespit davasının konusu büyük ölçüde ortadan kalkar. Dava, yalnızca yatırılan paranın istirdadına dönüşür. Ancak bu durumda bile, paranın yatırıldığı andan itibaren alacaklı yönünden işleyen faiz ve yargılama giderleri, borçlu müvekkilimizin aleyhine olacak şekilde hesaplanır. Oysa doğru uygulama, dava açılır açılmaz icra veznesindeki paranın alacaklıya ödenmemesi için ihtiyati tedbir talep etmek ve bu tedbiri derhal icra dairesine bildirmektir. Bu adım atılmadığında, dava kazanılsa bile müvekkilimiz, faiz ve yargılama gideri farkı nedeniyle zarara uğramaktadır.

4. Haciz Sırasında Borçlunun Üçüncü Kişilerdeki Alacaklarının Bildirilmemesi

İcra takibinde borçlunun adresinde yapılan hacizde, menkullerin yanı sıra borçlunun banka hesapları, kira alacakları veya üçüncü kişilerdeki ticari alacakları da haczedilebilir. Ancak müvekkillerimiz, haciz mahallinde borçlunun beyanını almayı ve bu beyanı tutanağa geçirtmeyi sıklıkla unutuyor. Borçlu, haciz sırasında "Bende para yok, mal yok" diyerek geçiştiriyor; alacaklı vekili de bu beyanı tutanağa yazdırmadığında, İİK m. 89'daki üçüncü kişi elindeki mal ve alacakların haczine ilişkin yol kapanıyor. Daha sonra borçlunun bir bankada mevduatı olduğunu öğrendiğimizde, bu hesaba haciz koymak için yeniden süreç başlatmak gerekiyor. Bu da alacağın tahsilini haftalarca geciktiriyor. Haciz tutanağına "borçlunun beyanı yoktur" şerhi düşülmesi, ileride doğacak istihkak iddialarında da aleyhe delil oluşturuyor.

5. İflas Yoluna Başvurmada Ödeme Şartının ve Sürelerin Göz Ardı Edilmesi

Özellikle ticari alacaklarda, borçlunun ödeme güçlüğü içinde olduğu durumlarda iflas takibi, alacaklı için etkili bir silahtır. Ancak bu silahın tetiği, doğru zamanda ve doğru şekilde çekilmelidir. Müvekkillerimiz, borçluya gönderilen ihtarnamenin ardından doğrudan iflas takibi başlatmak yerine, önce genel haciz yoluyla takip yapıp sonuç alamayınca büromuza geliyor. Oysa iflas yoluyla takipte, borçlunun iflasına karar verilebilmesi için ödeme emrinin tebliğinden itibaren yedi gün içinde borcun ödenmesi veya itiraz edilmemesi gerekiyor. Genel haciz yoluyla yapılan takipte bu süreç işletilmediği için, iflas talebi dinlenmiyor. Ayrıca, iflas takibinde borçlunun itirazı üzerine takibin durması halinde, alacaklının bir yıl içinde iflas davası açma zorunluluğu bulunuyor. Bu süre, genel haciz takibindeki itirazın iptali davası süresiyle karıştırılabiliyor ve dava açılmadığında takip düşüyor.

6. Konkordato Sürecinde Müvekkillerin "Alacağımız Garanti" Yanılgısı

Konkordato talep eden borçlu karşısında alacaklı müvekkillerimizin en büyük hatası, konkordato ilanından sonraki süreçte alacaklarını kayıt ettirmeyi ihmal etmeleri veya geç kayıt yaptırmalarıdır. Konkordato komiserliğine alacak kaydı için verilen süre, ilan tarihinden itibaren on beş gündür. Bu süre kaçırıldığında, alacaklı, konkordato tasdik edilse bile, alacağını sadece komiserin kabul ettiği miktar üzerinden ve çoğu zaman indirimli olarak tahsil edebiliyor. Müvekkillerimiz, "Mahkeme zaten alacağımızı tespit eder" düşüncesiyle hareket ediyor; ancak mahkeme, yalnızca süresinde bildirilen alacakları dikkate alıyor. Bu durumda, asıl alacağın varlığına rağmen, müvekkilimiz konkordato projesine göre ödeme alıyor ve kalan kısım için borçludan yeni bir icra takibi başlatmak zorunda kalıyor. Bu da alacağın tahsilini neredeyse imkânsız hale getiriyor.

7. İstihkak Davalarında Muvazaa İddiasının Somut Delillerle Desteklenmemesi

Hacizli menkuller üzerinde üçüncü kişilerin istihkak iddiasında bulunması, uygulamada en çok karşılaştığımız durumlardan biridir. Alacaklı müvekkillerimiz, bu iddianın muvazaalı olduğunu düşünerek istihkak davası açıyor; ancak dava dilekçesinde yalnızca "borçlu ile üçüncü kişi arasında danışıklı işlem vardır" demekle yetiniyor. Mahkeme, bu soyut iddiayı ciddiye almıyor. Oysa muvazaa iddiasını destekleyecek somut vakıaların (örneğin, üçüncü kişinin alım gücünün bulunmaması, satış bedelinin düşük gösterilmesi, borçlunun malı kullanmaya devam etmesi gibi) dava dilekçesinde ve delil listesinde açıkça yer alması gerekiyor. Bu deliller toplanmadan açılan davalar, uzun yargılama sürelerinin ardından reddediliyor ve alacaklı, istihkak davası nedeniyle satışı bekleyen hacizli malın değer kaybetmesine de katlanmak zorunda kalıyor.

Sonuç Olarak

İcra iflas hukuku, süre ve şekil şartlarının katı olduğu bir alandır. Müvekkillerimizin haklılıkları, usul hataları nedeniyle gölgelenmemelidir. Bu nedenle, takip başlatılmadan önce borçlunun güncel adresinin ve malvarlığının tespiti, itiraz ve dava sürelerinin takibi, haciz aşamasında beyanların tutanağa geçirilmesi ve konkordato gibi özel süreçlerde alacak kaydının zamanında yapılması büyük önem taşır. Her dosyanın kendi içinde değerlendirilmesi ve sürecin bir uzman gözetiminde yürütülmesi, alacağın tahsil edilebilirliğini doğrudan etkiler. Bizler, büromuzda bu süreçlerin her aşamasında müvekkillerimizi yönlendirerek, hak kayıplarının önüne geçmeye çalışıyoruz.