İstanbul Sözleşmesi Yeniden Gündemde: Kadın Hakları ve Hukuki Koruma Mekanizmaları
Kadına yönelik şiddetle mücadelede uluslararası bir dönüm noktası olarak kabul edilen İstanbul Sözleşmesi (Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi), Türkiye’de yeniden siyasi ve hukuki gündemin üst sıralarına yerleşmiştir. Sözleşme, 2011 yılında İstanbul’da imzaya açılmış ve Türkiye tarafından 2014 yılında onaylanarak iç hukukun bir parçası haline getirilmiştir. Ancak 2021 yılında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile feshedilme süreci başlatılmış, bu karar kamuoyunda ve hukuk çevrelerinde geniş yankı uyandırmıştır. Günümüzde ise sözleşmenin yeniden yürürlüğe konulmasına yönelik tartışmalar, özellikle kadın hakları örgütleri, barolar ve akademik çevreler tarafından yoğun bir şekilde dile getirilmektedir. Bu makalede, İstanbul Sözleşmesi’nin aile hukuku bağlamındaki yeri, özellikle boşanma, velayet, nafaka ve evlilik kurumları üzerindeki etkileri, uygulama zorlukları ve güncel yargı içtihatları ışığında ele alınacaktır.
İstanbul Sözleşmesi’nin Temel Yükümlülükleri ve Aile Hukuku ile İlişkisi
İstanbul Sözleşmesi, kadına yönelik şiddeti bir insan hakkı ihlali olarak tanımlamakta ve taraf devletlere önleme, koruma, kovuşturma ve bütüncül politikalar geliştirme yükümlülüğü getirmektedir. Sözleşme, aile içi şiddetle mücadelede sadece cezai tedbirleri değil, aynı zamanda medeni hukuk, özellikle de aile hukuku kapsamında güçlü koruma mekanizmaları öngörmektedir. Bu bağlamda sözleşme, mağdurun güvenliğini ön planda tutarak boşanma davalarında özel düzenlemeler, velayet kararlarında çocuğun üstün yararı ilkesinin şiddet olgusuyla birlikte değerlendirilmesi ve nafaka yükümlülüklerinin şiddet mağduru kadınlar lehine yorumlanması gerektiğini vurgular.
Boşanma Sürecinde İstanbul Sözleşmesi’nin Rolü
Türk Medeni Kanunu’nun 166. maddesi uyarınca evlilik birliğinin temelinden sarsılması, boşanma sebebi olarak kabul edilir. Şiddet mağduru bir eş için bu süreç, hem hukuki hem de psikolojik açıdan son derece zorlayıcı olabilir. İstanbul Sözleşmesi, mağdurun boşanma davası açmasını kolaylaştıracak düzenlemeler yapılmasını ve bu süreçte mağdura hukuki yardım sağlanmasını öngörür. Türk hukukunda 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun, sözleşmenin ruhuna uygun olarak uzaklaştırma, koruma ve önleyici tedbirler getirmiştir. Ancak uygulamada, mahkemelerin tedbir kararları ile boşanma davası süreçlerini koordine etmesi gerektiği sıklıkla görülmektedir. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2023 tarihli bir kararında, şiddet mağduru eşin boşanma davasında kusur ilkesinin katı bir şekilde uygulanmaması gerektiği, mağdurun yaşadığı travmanın dikkate alınarak nafaka ve tazminat taleplerinde bulunabileceği vurgulanmıştır. Bu içtihat, sözleşmenin “mağdur odaklı” yaklaşımını yansıtmaktadır.
Velayet Kararlarında Şiddet Olgusu ve Çocuğun Üstün Yararı
Velayet davalarında en hassas konulardan biri, çocuğun üstün yararı ilkesi ile şiddet olgusu arasındaki dengedir. İstanbul Sözleşmesi’nin 31. maddesi, çocuğun velayeti ile ilgili kararlarda, aile içi şiddet vakalarının göz önünde bulundurulması gerektiğini açıkça belirtir. Türk Medeni Kanunu’nun 182. maddesi ise velayetin kapsamını düzenler. Güncel Yargıtay kararlarında, şiddet uygulayan ebeveyne velayet verilmesinin çocuğun psikolojik ve fiziksel sağlığını tehdit edebileceği kabul edilmektedir. Örneğin, Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2024 tarihli bir ilamında, babanın anne ve çocuğa yönelik şiddet içeren davranışları nedeniyle velayetin anneye verilmesine ve babanın da sınırlı kişisel ilişki kurmasına karar verilmiştir. Bu karar, sözleşmenin çocuğun şiddetten korunmasına yönelik hükümleriyle uyumludur. Uygulamada ise mahkemelerin, şiddet iddialarını somut delillerle değerlendirmesi ve adli görüşme odalarından destek alması, sürecin sağlıklı işlemesi açısından kritik öneme sahiptir.
Nafaka Yükümlülükleri ve Tedbir Nafakasının Önemi
Boşanma veya ayrılık sürecinde mağdur eşin ekonomik bağımsızlığını koruması, şiddetten kurtulma sürecinin önemli bir parçasıdır. İstanbul Sözleşmesi, taraf devletleri, mağdura uygun maddi destek sağlamaya teşvik eder. Türk hukukunda tedbir nafakası (TMK m. 169), boşanma davası devam ederken eşlerden birinin diğerine karşı geçimini sağlamak amacıyla hükmedilen bir nafaka türüdür. Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarına göre, şiddet mağduru eşin tedbir nafakası talebi, davanın esası beklemeksizin ve hızlı bir şekilde karara bağlanmalıdır. 2025 yılı başında bir bölge adliye mahkemesinin verdiği bir kararda, şiddet mağduru kadına aylık tedbir nafakası bağlanmasının, mağdurun sığınma evine yerleşmesi ve iş arama sürecinde hayati bir destek olduğu ifade edilmiştir. Bu tür uygulamalar, sözleşmenin öngördüğü koruma modelinin hayata geçirilmesi açısından önemli birer örnektir.
Evlilik Kurumu ve Zorla Evlendirme Yasağı
İstanbul Sözleşmesi’nin 37. maddesi, zorla evlendirmeyi suç olarak düzenlemeyi ve bu tür evliliklerin geçersiz kılınabilmesini sağlamayı taraf devletlerden talep eder. Türk Medeni Kanunu, evlenmenin geçerliliği için tarafların özgür iradesini şart koşar (TMK m. 136-137). Zorla evlendirme durumunda, evlenmenin iptali davası açılabilir. Güncel tartışmalarda, sözleşmenin yeniden yürürlüğe konulmasının, özellikle kırsal bölgelerde ve farklı kültürel yapılarda karşılaşılan zorla evlendirme vakalarına karşı daha etkili bir hukuki zemin oluşturacağı belirtilmektedir. Ayrıca sözleşme, erken yaşta evliliklerin önlenmesi konusunda da eğitim ve farkındalık politikalarının geliştirilmesini öngörür.
Uygulama Zorlukları ve Güncel Tartışmalar
İstanbul Sözleşmesi’nin yeniden gündeme gelmesi, beraberinde bazı uygulama zorluklarını da gündeme getirmektedir. Sözleşmenin feshedilmesiyle birlikte, 6284 sayılı Kanun’un sözleşme dayanağı olmaksızın uygulanması bazı hukuki belirsizliklere yol açmıştır. Özellikle sözleşme metnindeki “toplumsal cinsiyet” kav
Kadına yönelik şiddetle mücadelede uluslararası bir dönüm noktası olarak kabul edilen İstanbul Sözleşmesi (Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi), Türkiye’de yeniden siyasi ve hukuki gündemin üst sıralarına yerleşmiştir. Sözleşme, 2011 yılında İstanbul’da imzaya açılmış ve Türkiye tarafından 2014 yılında onaylanarak iç hukukun bir parçası haline getirilmiştir. Ancak 2021 yılında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile feshedilme süreci başlatılmış, bu karar kamuoyunda ve hukuk çevrelerinde geniş yankı uyandırmıştır. Günümüzde ise sözleşmenin yeniden yürürlüğe konulmasına yönelik tartışmalar, özellikle kadın hakları örgütleri, barolar ve akademik çevreler tarafından yoğun bir şekilde dile getirilmektedir. Bu makalede, İstanbul Sözleşmesi’nin aile hukuku bağlamındaki yeri, özellikle boşanma, velayet, nafaka ve evlilik kurumları üzerindeki etkileri, uygulama zorlukları ve güncel yargı içtihatları ışığında ele alınacaktır.
İstanbul Sözleşmesi’nin Temel Yükümlülükleri ve Aile Hukuku ile İlişkisi
İstanbul Sözleşmesi, kadına yönelik şiddeti bir insan hakkı ihlali olarak tanımlamakta ve taraf devletlere önleme, koruma, kovuşturma ve bütüncül politikalar geliştirme yükümlülüğü getirmektedir. Sözleşme, aile içi şiddetle mücadelede sadece cezai tedbirleri değil, aynı zamanda medeni hukuk, özellikle de aile hukuku kapsamında güçlü koruma mekanizmaları öngörmektedir. Bu bağlamda sözleşme, mağdurun güvenliğini ön planda tutarak boşanma davalarında özel düzenlemeler, velayet kararlarında çocuğun üstün yararı ilkesinin şiddet olgusuyla birlikte değerlendirilmesi ve nafaka yükümlülüklerinin şiddet mağduru kadınlar lehine yorumlanması gerektiğini vurgular.
Boşanma Sürecinde İstanbul Sözleşmesi’nin Rolü
Türk Medeni Kanunu’nun 166. maddesi uyarınca evlilik birliğinin temelinden sarsılması, boşanma sebebi olarak kabul edilir. Şiddet mağduru bir eş için bu süreç, hem hukuki hem de psikolojik açıdan son derece zorlayıcı olabilir. İstanbul Sözleşmesi, mağdurun boşanma davası açmasını kolaylaştıracak düzenlemeler yapılmasını ve bu süreçte mağdura hukuki yardım sağlanmasını öngörür. Türk hukukunda 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun, sözleşmenin ruhuna uygun olarak uzaklaştırma, koruma ve önleyici tedbirler getirmiştir. Ancak uygulamada, mahkemelerin tedbir kararları ile boşanma davası süreçlerini koordine etmesi gerektiği sıklıkla görülmektedir. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2023 tarihli bir kararında, şiddet mağduru eşin boşanma davasında kusur ilkesinin katı bir şekilde uygulanmaması gerektiği, mağdurun yaşadığı travmanın dikkate alınarak nafaka ve tazminat taleplerinde bulunabileceği vurgulanmıştır. Bu içtihat, sözleşmenin “mağdur odaklı” yaklaşımını yansıtmaktadır.
Velayet Kararlarında Şiddet Olgusu ve Çocuğun Üstün Yararı
Velayet davalarında en hassas konulardan biri, çocuğun üstün yararı ilkesi ile şiddet olgusu arasındaki dengedir. İstanbul Sözleşmesi’nin 31. maddesi, çocuğun velayeti ile ilgili kararlarda, aile içi şiddet vakalarının göz önünde bulundurulması gerektiğini açıkça belirtir. Türk Medeni Kanunu’nun 182. maddesi ise velayetin kapsamını düzenler. Güncel Yargıtay kararlarında, şiddet uygulayan ebeveyne velayet verilmesinin çocuğun psikolojik ve fiziksel sağlığını tehdit edebileceği kabul edilmektedir. Örneğin, Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2024 tarihli bir ilamında, babanın anne ve çocuğa yönelik şiddet içeren davranışları nedeniyle velayetin anneye verilmesine ve babanın da sınırlı kişisel ilişki kurmasına karar verilmiştir. Bu karar, sözleşmenin çocuğun şiddetten korunmasına yönelik hükümleriyle uyumludur. Uygulamada ise mahkemelerin, şiddet iddialarını somut delillerle değerlendirmesi ve adli görüşme odalarından destek alması, sürecin sağlıklı işlemesi açısından kritik öneme sahiptir.
Nafaka Yükümlülükleri ve Tedbir Nafakasının Önemi
Boşanma veya ayrılık sürecinde mağdur eşin ekonomik bağımsızlığını koruması, şiddetten kurtulma sürecinin önemli bir parçasıdır. İstanbul Sözleşmesi, taraf devletleri, mağdura uygun maddi destek sağlamaya teşvik eder. Türk hukukunda tedbir nafakası (TMK m. 169), boşanma davası devam ederken eşlerden birinin diğerine karşı geçimini sağlamak amacıyla hükmedilen bir nafaka türüdür. Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarına göre, şiddet mağduru eşin tedbir nafakası talebi, davanın esası beklemeksizin ve hızlı bir şekilde karara bağlanmalıdır. 2025 yılı başında bir bölge adliye mahkemesinin verdiği bir kararda, şiddet mağduru kadına aylık tedbir nafakası bağlanmasının, mağdurun sığınma evine yerleşmesi ve iş arama sürecinde hayati bir destek olduğu ifade edilmiştir. Bu tür uygulamalar, sözleşmenin öngördüğü koruma modelinin hayata geçirilmesi açısından önemli birer örnektir.
Evlilik Kurumu ve Zorla Evlendirme Yasağı
İstanbul Sözleşmesi’nin 37. maddesi, zorla evlendirmeyi suç olarak düzenlemeyi ve bu tür evliliklerin geçersiz kılınabilmesini sağlamayı taraf devletlerden talep eder. Türk Medeni Kanunu, evlenmenin geçerliliği için tarafların özgür iradesini şart koşar (TMK m. 136-137). Zorla evlendirme durumunda, evlenmenin iptali davası açılabilir. Güncel tartışmalarda, sözleşmenin yeniden yürürlüğe konulmasının, özellikle kırsal bölgelerde ve farklı kültürel yapılarda karşılaşılan zorla evlendirme vakalarına karşı daha etkili bir hukuki zemin oluşturacağı belirtilmektedir. Ayrıca sözleşme, erken yaşta evliliklerin önlenmesi konusunda da eğitim ve farkındalık politikalarının geliştirilmesini öngörür.
Uygulama Zorlukları ve Güncel Tartışmalar
İstanbul Sözleşmesi’nin yeniden gündeme gelmesi, beraberinde bazı uygulama zorluklarını da gündeme getirmektedir. Sözleşmenin feshedilmesiyle birlikte, 6284 sayılı Kanun’un sözleşme dayanağı olmaksızın uygulanması bazı hukuki belirsizliklere yol açmıştır. Özellikle sözleşme metnindeki “toplumsal cinsiyet” kav
Önemli Not
Yalnızca genel bilgilendirme amacı taşır; kesin hukuki görüş, tavsiye veya yönlendirme olarak değerlendirilmemelidir.
Her somut olay farklıdır. Hukuki bir karar vermeden önce mutlaka avukat desteği alın.