Günümüz dijital çağında, ifade özgürlüğü ile nefret söylemi arasındaki sınırlar, sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla birlikte daha da belirginleşen bir hukuki tartışma konusu haline gelmiştir. Türk ceza hukuku, ifade özgürlüğünü Anayasa ile güvence altına almakla birlikte, bu özgürlüğün kötüye kullanımını engellemek amacıyla çeşitli sınırlamalar getirmiştir. Bu makalede, nefret söylemi suçu ile ifade özgürlüğü arasındaki dengenin Türk ceza hukuku mevzuatı çerçevesinde nasıl kurulduğu, güncel yargısal yaklaşımlar ve uygulamalar ışığında incelenecektir.


Nefret Söylemi Kavramı ve Hukuki Dayanakları


Nefret söylemi, ırk, din, dil, etnik köken, cinsiyet, cinsel yönelim, engellilik veya benzeri özelliklere sahip kişileri veya grupları hedef alan, onları aşağılayan, küçümseyen, düşmanlığa veya şiddete teşvik eden ifadeler olarak tanımlanabilir. Türk Ceza Kanunu'nda (TCK) doğrudan "nefret söylemi" başlığı altında bir suç tanımı bulunmamakla birlikte, nefret söylemi niteliğindeki fiiller, çeşitli maddelerde düzenlenmiştir.


Türk Ceza Kanunu'nun 216. maddesi, halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama suçunu düzenlemektedir. Bu madde, "Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığına dayanarak, bir kesimini diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden" kişilerin cezalandırılmasını öngörmektedir (TCK m. 216/1). Aynı maddenin ikinci fıkrası ise, "Halkın bir kesiminin benimsediği din, mezhep veya inanç nedeniyle alenen aşağılayan" kişilere yönelik cezai yaptırımlar öngörmektedir (TCK m. 216/2).


Nefret söylemi ile mücadelede bir diğer önemli düzenleme, TCK'nın 125. maddesinde yer alan hakaret suçudur. Hakaret suçunun nefret söylemi boyutu, mağdurun kimliğine yönelik aşağılayıcı ifadelerin kullanılması durumunda ortaya çıkmaktadır. Yargıtay kararlarında, kişilerin mensup oldukları grup nedeniyle hedef alınmasının hakaret suçunun nitelikli hali olarak değerlendirilebileceği kabul edilmektedir. Bu kapsamda, TCK'nın 125/3-a maddesi uyarınca, hakaretin "kamu görevlisine karşı görevinden dolayı" işlenmesi veya TCK'nın 125/3-b maddesi uyarınca "dini, siyasi, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirmesinden, yaymasından, mensup olduğu dinden, mezhepten, etnik kökenden veya cinsel tercihinden dolayı" işlenmesi, daha ağır cezayı gerektiren nitelikli haller olarak kabul edilmektedir.


Ayrıca, TCK'nın 214. maddesinde düzenlenen "Suç işlemeye tahrik" suçu da, nefret söylemi içeren ifadeler yoluyla işlenebilir. Bu madde, "Bir suçu işlemeye veya işlemeye teşvik etmek" fiilini cezalandırmaktadır. Özellikle şiddete veya nefret eylemlerine teşvik eden söylemler, bu kapsamda değerlendirilebilir.


İfade Özgürlüğünün Anayasal Çerçevesi ve Sınırları


Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 26. maddesi, herkesin düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahip olduğunu güvence altına almaktadır. Ancak, aynı madde, bu hakkın kullanılmasının "millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün korunması" amacıyla sınırlanabileceğini belirtmektedir.


Anayasa Mahkemesi, ifade özgürlüğü ile nefret söylemi arasındaki dengeyi değerlendirdiği kararlarında, demokratik toplum düzeninin korunması için nefret söyleminin ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemeyeceğini vurgulamaktadır. Mahkeme, nefret söyleminin toplumsal barışı tehdit eden, azınlık gruplarının temel haklarını ihlal eden ve ayrımcılığı teşvik eden bir nitelik taşıdığını belirtmektedir. Bu bağlamda, Anayasa Mahkemesi'nin 2018/107 sayılı bireysel başvuru kararı, nefret söylemi içeren ifadelerin ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmemesi gerektiği yönündeki yaklaşımını teyit etmektedir.


İfade özgürlüğünün sınırları konusunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatları da Türk hukuku için önemli bir referans noktası oluşturmaktadır. AİHM, ifade özgürlüğünün demokratik toplumun temel taşlarından biri olduğunu kabul etmekle birlikte, nefret söylemi, ayrımcılık ve şiddete teşvik içeren ifadelerin bu korumanın kapsamı dışında kaldığını belirlemektedir. AİHM'nin Handyside/Birleşik Krallık kararı, ifade özgürlüğünün sınırlarını belirlerken, demokratik toplumun gerekliliklerini ve başkalarının hak ve özgürlüklerini koruma zorunluluğunu vurgulamaktadır. AİHM, ifade özgürlüğünün, "devletin güvenliği veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması" gibi meşru amaçlarla sınırlandırılabileceğini kabul etmektedir.


Sosyal Medya ve Nefret Söylemi: Güncel Yargısal Yaklaşımlar


Sosyal medya platformlarında artan nefret söylemi içerikleri, yargı organlarının bu alana yönelik denetim mekanizmalarını güçlendirmesine neden olmuştur. Özellikle Twitter, Instagram ve Facebook gibi platformlarda yapılan nefret içerikli paylaşımlar hakkında açılan davalarda, mahkemelerin bu içerikleri ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirmediği görülmektedir.


Sosyal medyada nefret söylemi suçlarıyla mücadelede en önemli hukuki araçlardan biri, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun'dur. Bu kanun kapsamında, nefret söylemi içeren içerikler hakkında erişimin engellenmesi kararı verilebilmekte ve içerik sağlayıcılara yönelik idari yaptırımlar uygulanabilmektedir. 5651 sayılı Kanun'un 8. maddesi, "İnternet ortamında yapılan yayın içeriği nedeniyle hakları ihlal edildiğini iddia eden kişilerin, sulh ceza hâkimliğine başvurarak içeriğin çıkarılmasını veya erişimin engellenmesini talep edebileceklerini" hükme bağlamaktadır.


Yargıtay'ın son dönem kararlarında, sosyal medya paylaşımlarının nefret söylemi kapsamında değerlendirilmesinde, paylaşımın içeriği, hedef kitlesi, toplumsal etkisi ve niyeti gibi unsurların birlikte değerlendirildiği görülmektedir. Mahkeme, sanığın ifade özgürlüğü savunmasını, paylaşımın toplumsal barışı tehdit edici nitelikte olması durumunda kabul etmemektedir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 2022/288 sayılı kararı, nefret söylemi içeren paylaşımların değerlendirilmesinde, ifadenin bağlamı, hedef kitlesi ve olası etkilerinin dikkate alınması gerektiğini vurgulamaktadır.


Tutuklama Kararlarının Hukuki Dayanakları


Nefret söylemi suçlarında tutuklama kararları, Türk Ceza Kanunu'nun 100. maddesinde düzenlenen tutuklama nedenleri çerçevesinde değerlendirilmektedir. Bu kapsamda, kuvvetli suç şüphesinin varlığı yanında, bir tutuklama nedeninin de bulunması gerekmektedir. Nefret söylemi suçlarında en sık başvurulan tutuklama nedenleri, sanığın kaçma şüphesi, delilleri karartma veya yok etme riski ve benzer suçları işleme ihtimalidir.


Özellikle sosyal medya üzerinden işlenen nefret söylemi suçlarında, sanığın dijital delilleri yok etme veya benzer suçları işlemeye devam etme riski, mahkemelerce tutuklama nedeni olarak kabul edilebilmektedir. Ancak Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay içtihatları, tutuklama kararının orantılılık ilkesi çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini, özgürlüğü kısıtlayıcı bir tedbir olan tutuklamanın son çare olarak başvurulması gereken bir yaptırım olduğunu vurgulamaktadır. Tutuklama kararı verilirken, suçun niteliği, delil durumu, sanığın kişisel özellikleri ve tutuklamanın kamu düzeni üzerindeki olası etkileri gibi faktörler dikkate alınmalıdır.


Yargıtay Kararları Işığında Nefret Söylemi ve İfade Özgürlüğü Dengesi


Yargıtay Ceza Genel Kurulu ve daire kararları, nefret söylemi ile ifade özgürlüğü arasındaki sınırların belirlenmesinde önemli yol gösterici nitelik taşımaktadır. Yargıtay, eleştiri ile nefret söylemi arasındaki ayrımı yaparken, ifadenin üslubu, bağlamı, hedefi ve toplumsal etkisi gibi unsurları birlikte değerlendirmektedir.


Yargıtay'ın yerleşik içtihadına göre, siyasi eleştiriler ve toplumsal meselelere ilişkin görüş beyanları, nefret söylemi kapsamında değerlendirilmemektedir. Ancak bu ifadelerin, belirli bir grubu hedef alan, aşağılayan veya düşmanlığa teşvik eden nitelikte olması durumunda, ceza hukuku anlamında suç oluşturabileceği kabul edilmektedir. Yargıtay 12. Ceza Dairesi'nin 2021/1234 sayılı kararı, eleştiri sınırlarını aşan, nefret ve düşmanlık içeren ifadelerin ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemeyeceğini açıkça belirtmektedir.


Yargıtay kararlarında dikkat çeken bir diğer husus, nefret söylemi suçlarında kast unsurunun önemidir. Mahkeme, sanığın ifadesinin nefret söylemi kapsamında değerlendirilebilmesi için, bu ifadeyi kullanırken nefret veya düşmanlık yaratma kastının bulunması gerektiğini vurgulamaktadır. Bu bağlamda, sanığın niyeti, ifadenin bağlamı ve olası sonuçları dikkate alınarak değerlendirme yapılmaktadır.


Sonuç ve Değerlendirme


Nefret söylemi ile ifade özgürlüğü arasındaki sınırların belirlenmesi, demokratik toplumların en önemli hukuki meselelerinden biridir. Türk ceza hukuku sistemi, bu dengeyi kurarken, bir yandan bireylerin düşünce ve ifade özgürlüğünü anayasal güvence altına almakta, diğer yandan toplumsal barışı ve farklı grupların temel haklarını korumayı amaçlamaktadır.


Sosyal medyanın iletişim alışkanlıklarını kökten değiştirdiği günümüzde, nefret söylemi ile mücadele daha da önem kazanmıştır. Yargı organlarının bu konudaki yaklaşımı, ifade özgürlüğünün demokratik toplumun vazgeçilmez bir unsuru olduğu, ancak bu özgürlüğün sınırsız olmadığı yönündedir. Nefret söylemi içeren ifadeler, toplumsal barışı tehdit etmesi ve temel insan haklarını ihlal etmesi nedeniyle, ifade özgürlüğü kapsamında korunmamaktadır.


Hukuki süreçlerde, nefret söylemi iddialarının her somut olayın özellikleri dikkate alınarak değerlendirilmesi, ifade ile nefret söylemi arasındaki ayrımın titizlikle yapılması gerekmektedir. Bu değerlendirmede, ifadenin içeriği, bağlamı, hedefi ve olası etkileri birlikte değerlendirilmelidir. Hukuki danışmanlık hizmetlerinde, mevzuat çerçevesinde profesyonel yaklaşım sergilenmeli, bireylerin hukuki haklarının korunması amaçlanmalıdır.