Sosyal medya platformlarının hayatımızdaki yeri ve önemi hızla artarken, bu platformlarda yapılan paylaşımların hukuki sorumluluğu da giderek daha fazla önem kazanmaktadır. Özellikle 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun'da (İnternet Yasası) yapılan değişiklikler, ifade özgürlüğü ile kamu düzeni ve bireylerin hakları arasındaki hassas dengenin nasıl sağlanacağına dair önemli tartışmaları beraberinde getirmiştir. Bu makalede, sosyal medya yasası kapsamında gerçekleştirilen gözaltı işlemlerinin ceza hukuku boyutu, ifade özgürlüğüne etkisi ve uluslararası hukuk normları çerçevesinde detaylı bir değerlendirmesi yapılacaktır.

Sosyal Medya Yasasının Hukuki Dayanağı ve Kapsamı


5651 sayılı Kanun, internet ortamında işlenen belirli suçların önlenmesi ve bu suçlarla mücadele edilmesi amacıyla düzenlenmiştir. Kanun, internet ortamında yapılan yayınların düzenlenmesi, bu yayınlar yoluyla işlenen suçlarla mücadele edilmesi ve içerik sağlayıcıları, yer sağlayıcıları ve erişim sağlayıcılarının sorumluluklarını belirlemektedir. Bu kapsamda, sosyal medya platformlarına birtakım yükümlülükler getirilmiş olup, bu yükümlülüklere uyulmaması halinde çeşitli idari ve cezai yaptırımlar öngörülmüştür. Özellikle, Türkiye'de temsilci bulundurma, yer sağlayıcılar üzerinden yapılan bildirimlere cevap verme ve içerikleri belirli süreler içinde kaldırma zorunlulukları, platformların operasyonel süreçlerini doğrudan etkilemektedir. Bu düzenlemelerin temel amacı, internet ortamında işlenen suçların önüne geçmek ve mağdurların haklarını korumak olsa da, uygulamada ifade özgürlüğünü sınırlayıcı etkileri bulunmaktadır.
Kanunun 8. maddesi uyarınca, kişilik haklarının ihlali, özel hayatın gizliliğinin ihlali, nefret söylemi, terör propagandası ve benzeri suçlar kapsamında yapılan başvurular üzerine, içeriklerin erişime engellenmesi kararı verilebilmektedir. Ayrıca, bu kapsamda yapılan paylaşımlar nedeniyle içerik sağlayıcılar ve/veya kullanıcılar hakkında ceza soruşturması başlatılabilmekte ve gözaltı işlemleri gerçekleştirilebilmektedir. Bu süreçte, savcılık makamlarının soruşturma aşamasında delil toplama ve şüphelilerin ifadelerini alma yetkisi bulunmaktadır. Bu yetkiler, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) hükümleri çerçevesinde kullanılmaktadır.

Gözaltı İşlemlerinin Ceza Muhakemesi Hukuku Açısından Değerlendirilmesi


Sosyal medya paylaşımları nedeniyle yapılan gözaltı işlemleri, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) hükümlerine tabidir. CMK'nın 90. ve devamı maddeleri, gözaltı işlemlerinin usul ve esaslarını düzenlemektedir. Bir kişinin gözaltına alınabilmesi için, CMK'nın 91/1 maddesi uyarınca, kuvvetli suç şüphesinin varlığı ve gözaltı kararı verilmesini gerektiren bir soruşturma konusu olması gerekmektedir. Gözaltı süresi, genel kural olarak 24 saat olup, CMK'nın 91/3 maddesi uyarınca, suçun işlendiği konusunda kuvvetli şüphe bulunması ve soruşturmanın tamamlanamaması halinde, Cumhuriyet savcısının kararıyla 24 saat daha uzatılabilir. Ancak, toplu suçlar gibi istisnai durumlarda, sulh ceza hâkiminin kararıyla bu süre 48 saate kadar uzatılabilmektedir.
Sosyal medya paylaşımlarının suç teşkil edip etmediğinin değerlendirilmesi ise Türk Ceza Kanunu (TCK) hükümleri çerçevesinde yapılmaktadır. Örneğin, TCK'nın 125. maddesinde düzenlenen hakaret suçu, 216. maddesinde yer alan halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçu, 226. maddesinde düzenlenen müstehcenlik suçu veya 285. maddesinde düzenlenen gizliliğin ihlali suçu, sosyal medya paylaşımları nedeniyle sıklıkla başvurulan suç tiplerini oluşturmaktadır. Ayrıca, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu (TMK) kapsamında terör örgütü propagandası yapmak veya terör örgütleriyle ilgili paylaşımlar yapmak da suç olarak değerlendirilebilmektedir. Ancak, her eleştirel ifadenin veya sert üslubun suç olarak nitelendirilmemesi gerekmekte, ifadenin sınırlarının demokratik toplum düzeninin gereklerine göre belirlenmesi önem arz etmektedir. Bu bağlamda, Anayasa'nın 26. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) 10. maddesi uyarınca güvence altına alınan ifade özgürlüğü, ceza hukukunun temel ilkeleriyle birlikte dikkate alınmalıdır.

İfade Özgürlüğü ve AİHM İçtihatları Işığında Bir Değerlendirme


İfade özgürlüğü, Anayasa'nın 26. maddesi ile güvence altına alınmış temel bir haktır. Bu hak, AİHS'nin 10. maddesi ile de korunmaktadır. Ancak bu özgürlük, mutlak olmayıp, başkalarının haklarının korunması, kamu düzeni, milli güvenlik, suç işlenmesinin önlenmesi ve başkalarının şöhret ve haklarının korunması gibi sebeplerle sınırlanabilmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatları, ifade özgürlüğünün demokratik toplumun temel taşlarından biri olduğunu vurgulamakta ve bu hakkın sınırlandırılmasının ancak demokratik toplumda zorunlu olan durumlarda mümkün olabileceğini belirtmektedir.
AİHM, Handyside/Birleşik Krallık kararında ifade özgürlüğünün sadece hoşa giden veya zararsız görülen ifadeleri değil, aynı zamanda toplumun bir kesimini rahatsız eden, şoke eden veya endişelendiren ifadeleri de kapsadığını belirtmiştir. Bu kapsamda, AİHM, eleştirel ifadelerin, hatta sert üslupların dahi ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Benzer şekilde, sosyal medya paylaşımları nedeniyle yapılan müdahalelerin, AİHS'in 10. maddesinde öngörülen meşru amaçlara dayanması ve ölçülü olması gerekmektedir. Bu bağlamda, müdahalenin yasal bir dayanağının olması, meşru bir amaca hizmet etmesi ve orantılılık ilkesine uygun olması gerekmektedir. Yargıtay da benzer bir yaklaşımla, sosyal medya paylaşımlarının suç olarak değerlendirilmesinde, ifadenin eleştiri sınırları içinde kalıp kalmadığını, kamuya mal olmuş kişilere yönelik ifadelerde daha geniş bir hoşgörü çerçevesinin uygulanabileceğini kabul etmektedir.

Yargıtay Kararları ve Uygulamadaki Eğilimler


Yargıtay, sosyal medya paylaşımları nedeniyle açılan davalarda, ifade özgürlüğü ile bireylerin kişilik haklarının korunması arasında bir denge kurmaya çalışmaktadır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun kararları, bu dengeyi sağlamaya yönelik önemli içtihatlar sunmaktadır. Örneğin, Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun bir kararında, sosyal medyada yapılan bir paylaşımın hakaret suçu kapsamında değerlendirilebilmesi için, ifadenin somut olarak bir kişiyi hedef alması ve onurunu zedeleyici nitelikte olması gerektiği vurgulanmıştır. Ayrıca, siyasi eleştiri niteliğindeki paylaşımların, demokratik tartışma kapsamında değerlendirilmesi ve cezalandırılmaması gerektiği yönünde içtihatlar bulunmaktadır. Yargıtay, bu tür paylaşımlarda, ifadenin içeriği, bağlamı ve hedef alındığı kişi veya kişilerin statüsü gibi faktörleri dikkate almaktadır.
Ancak, uygulamada sosyal medya paylaşımları nedeniyle açılan soruşturma ve davaların sayısında önemli bir artış gözlemlenmektedir. Bu durum, ifade özgürlüğü açısından kaygı verici olmakla birlikte, hukuki süreçlerin işletilmesinde savcılık makamlarının ve mahkemelerin dikkatli ve ölçülü bir yaklaşım sergilemesi büyük önem taşımaktadır. Gözaltı işlemlerinin, ancak gerçekten suç teşkil eden ve kuvvetli şüphe unsuru taşıyan durumlarda başvurulacak bir tedbir olarak görülmesi gerekmektedir. Bu bağlamda, CMK'nın 91. maddesinde belirtilen gözaltı şartlarının titizlikle uygulanması, ifade özgürlüğünün korunması açısından kritik öneme sahiptir.

Sonuç ve Değerlendirme


Sosyal medya yasası kapsamında gerçekleştirilen gözaltı işlemleri, ifade özgürlüğü ile bireylerin haklarının korunması arasında hassas bir dengenin kurulmasını gerektiren kompleks hukuki meseleler ortaya çıkarmaktadır. Mevzuatın uygulanmasında, demokratik toplum düzeninin bir gereği olarak ifade özgürlüğünün korunması, ancak aynı zamanda suç teşkil eden eylemlerin de etkin bir şekilde önlenmesi hedeflenmelidir.
Bu bağlamda, sosyal medya platformlarının, 5651 sayılı Kanun ve ilgili mevzuat çerçevesinde kendilerine yüklenen yükümlülükleri yerine getirmesi, bireylerin ise dijital okuryazarlık becerilerini geliştirerek sorumlu paylaşımlar yapması önem arz etmektedir. Hukuk uygulayıcılarına düşen görev ise, her somut olayı kendi koşulları içinde değerlendirerek, ifade özgürlüğünü gereksiz yere kısıtlamayan, ancak gerçekten korunması gereken hukuki değerleri de ihlal eden eylemlerin önüne geçen bir yaklaşım sergilemektir. Bu dengenin sağlanması, hem demokratik toplumun gelişimi hem de hukuk devleti ilkesinin gereği olarak büyük önem taşımaktadır. Ayrıca, AİHM içtihatları ve Yargıtay kararları doğrultusunda, ifade özgürlüğünün sınırlarının belirlenmesi ve bu sınırların aşılıp aşılmadığının titizlikle değerlendirilmesi, hukukun üstünlüğünün sağlanması açısından elzemdir.