2026 Sağlık Hukuku Uyuşmazlıklarında Savunma Hazırlarken Dikkat Ettiğimiz Noktalar

Sağlık hukuku dosyaları, diğer tazminat davalarından belirgin biçimde ayrışır. Bir trafik kazası dosyasında kusur oranı ve maluliyet raporu üzerinden yürüyen savunma stratejisi, hekim hatası iddialarında çoğu zaman işlemez. Büromuzda özellikle son iki yıldır artan özel hastane ve vakıf üniversitesi hastanesi kaynaklı uyuşmazlıklarda, savunmanın kurgusunu değiştirmek zorunda kaldık. 2026 itibarıyla sağlık hukuku pratiğinde işin mutfağında karşılaştığımız, dosyanın seyrini doğrudan etkileyen noktaları paylaşmak isterim.

Hekim ile Hastane Arasındaki İlişkinin Hukuki Niteliğini Öncelikle Netleştiriyoruz

Dava dilekçesinde hekim ve hastane birlikte davalı gösterildiğinde, savunmanın ilk adımı bu iki taraf arasındaki sözleşmesel ilişkiyi ortaya koymak oluyor. Uygulamada en sık karşılaştığımız hata, hastanelerin savunma dilekçesinde doğrudan "hekimin kusuru varsa sorumluluk ona aittir" ekseninde bir savunma kurgulaması. Oysa 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 66. maddesi çerçevesinde adam çalıştıranın sorumluluğu, kurtuluş kanıtı getirilebilen bir sorumluluk türü. Ancak bu kurtuluş kanıtını ileri sürebilmek için, hekimin gerçekten bağımsız bir yüklenici mi yoksa hastanenin organı ya da adam çalıştıranı mı olduğunu somut delillerle ortaya koymamız gerekiyor.

Geçtiğimiz yıl takip ettiğimiz bir dosyada, davacı taraf özel bir hastanede gerçekleştirilen cerrahi müdahale sonrası oluşan komplikasyonu hastane yönetimine atfetmişti. Hastanenin verdiği yetki belgesi ve hekimle imzalanan sözleşmeyi incelediğimizde, hekimin kendi muayenehanesini işlettiğini ve hastanenin sadece ameliyathane ve yatak hizmeti sağladığını tespit ettik. Savunmayı bu sözleşmesel ayrım üzerine kurduk. Mahkeme de bilirkişi incelemesi sonrasında, hekimin bağımsız yüklenici sıfatını kabul ederek hastane yönünden davanın reddine karar verdi. Bu tür dosyalarda sözleşmeyi dosyaya sunmak yetmiyor; hekimin SGK ile yaptığı sözleşme, hasta kayıtlarındaki imza yetkisi ve faturalandırma pratiği gibi destekleyici delilleri de toplamak gerekiyor.

Aydınlatma ve Rıza Formlarının İçeriği Kadar İmza Tarihi de Kritik

Hasta Hakları Yönetmeliği ve 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San'atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun çerçevesinde aydınlatma yükümlülüğü, savunmanın en güçlü kalelerinden biri. Ancak son dönemde mahkemeler, matbu ve genel ifadelerle düzenlenmiş aydınlatma formlarını yeterli görmüyor. Özellikle Yargıtay'ın son yıllardaki yaklaşımı, aydınlatmanın hastanın somut durumuna göre yapılması gerektiği yönünde. Bu nedenle savunma hazırlarken formun varlığını kanıtlamakla yetinmiyoruz; formun içeriğini, müdahalenin risklerini ne ölçüde açıkladığını ve hastanın anlayabileceği dilde yazılıp yazılmadığını da değerlendiriyoruz.

Dikkat ettiğimiz bir diğer husus, imza tarihi. Uygulamada sık karşılaştığımız bir durum, aydınlatma formunun ameliyat tarihinden sonraki bir güne tarihlenmesi ya da formda hasta adına başka bir kişinin imzasının bulunması. Bu tespit edildiğinde savunmanın kalan kısmı ne kadar güçlü olursa olsun, aydınlatma yükümlülüğünün ihlali nedeniyle tazminat sorumluluğu doğabiliyor. Bu sebeple dosya kabulü aşamasında tıbbi kayıtları ve formları mutlaka tarih sıralamasına göre inceliyoruz. Bir dosyada, formun üzerindeki tarih ile hastane kayıt sistemindeki dijital imza logu arasında tutarsızlık tespit ettiğimizde, savunmayı bu zayıf nokta üzerinden değil, tıbbi sürecin doğru yönetildiğini gösteren kayıtlar üzerinden kurguluyoruz.

Bilirkişi Raporlarına İtirazı Bir Süreç Olarak Yönetiyoruz

Sağlık hukuku davalarında bilirkişi raporu, adeta davanın kaderini belirliyor. Ancak raporun gelmesi sürecin sonu değil, savunmanın en kritik aşaması. 2026 yılında Adli Tıp Kurumu ve üniversite bilirkişi kurullarından gelen raporlarda, hekimin tıbbi kusurunun bulunup bulunmadığı kadar, "tıbbi gereklerin yerine getirilip getirilmediği" yönündeki değerlendirmeler öne çıkıyor. Bu ifade, mahkemeye geniş bir takdir alanı bırakıyor ve savunmada bu alanı daraltmamız gerekiyor.

Bilirkişi raporuna itiraz dilekçesi hazırlarken, raporun hangi tıbbi veriye dayanmadığını somut biçimde göstermek gerekiyor. "Rapor eksiktir" gibi genel bir itiraz, mahkeme nezdinde karşılık bulmuyor. Bunun yerine, raporun hastanın dosyasındaki hangi tetkik sonucunu değerlendirmediğini, hangi klinik bulguyu göz ardı ettiğini tek tek listeleyen itirazlar hazırlıyoruz. Bir dosyada, bilirkişi raporunda hastanın preoperatif dönemdeki kan değerlerinin hiç değerlendirilmediğini tespit ettik. Bu eksiklik üzerine kurduğumuz itiraz sonucunda mahkeme ek rapor aldırdı ve ek raporda hekimin kusurunun bulunmadığı belirlendi. Bu süreçte, bilirkişi raporunu alır almaz hemen itiraz dilekçesi yazmak yerine, dosyadaki tüm tıbbi belgeleri yeniden gözden geçiriyoruz.

Zaman Aşımı ve Görevli Mahkeme Tespitini Savunmanın İlk Cümlesi Yapıyoruz

Sağlık hukuku uyuşmazlıklarında zaman aşımı, çoğu zaman göz ardı edilen bir savunma aracı. 6098 sayılı TBK'nın 72. maddesi uyarınca tazminat istemi, zararın ve tazminat yükümlüsünün öğrenildiği tarihten itibaren iki yıl içinde zamanaşımına uğruyor. Ancak bu sürenin başlangıcının tespiti, özellikle komplikasyonların geç ortaya çıktığı dosyalarda tartışmalı olabiliyor. Müvekkil hastaneler açısından, dava dilekçesinde ileri sürülen iddiaların hangi tarihte öğrenildiğini netleştirmek ve bu tarihten itibaren sürenin dolup dolmadığını hesaplamak, savunmanın ilk adımı olmalı.

Görevli mahkeme konusu da benzer şekilde kritik. 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun'un yürürlüğe girmesiyle birlikte, sağlık hizmeti sunumunda ortaya çıkan uyuşmazlıkların büyük bir kısmı tüketici mahkemelerinde görülüyor. Ancak özel hastane ile hekim arasındaki rücu ilişkileri ve sigorta şirketlerine yönelen taleplerde görevli mahkeme, genel hukuk mahkemeleri olabiliyor. Bu ayrımı yapmadan savunma hazırlamak, sürecin en başında usulden reddedilme riskini beraberinde getiriyor. Son dönemde bir dosyada, davacı tarafın tüketici mahkemesinde açtığı davada görev itirazımız üzerine dosya genel mahkemeye gönderildi ve yargılama neredeyse bir yıl uzadı. Bu süre zarfında delillerin tazeliğini koruması açısından da avantaj sağladık.

Maluliyet Raporu ile Kusur Tespitini Birbirinden Ayırıyoruz

Savunma hazırlarken en sık karşılaştığımız kavramsal karışıklık, maluliyet oranı ile hekim kusuru arasındaki ilişki. Davacı taraf, maluliyet oranının yüksekliğini hekim kusurunun kanıtı olarak sunmaya çalışıyor. Oysa maluliyet oranı, hastanın bedensel zararının boyutunu gösterir; hekimin bu zarara yol açıp açmadığı ayrı bir tespit konusudur. Bu ayrımı savunma dilekçesinde net biçimde ortaya koymak, mahkemenin olayı doğru çerçevede değerlendirmesini sağlıyor.

Uygulamada, maluliyet raporunun alındığı merciin yetkisi de tartışma konusu olabiliyor. 2026 itibarıyla, Erişkinler İçin Engellilik Değerlendirmesi Hakkında Yönetmelik çerçevesinde düzenlenen raporların yanı sıra, Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Oranı Tespit İşlemleri Yönetmeliği'ne göre düzenlenen raporlar da dosyalarda yer alıyor. Hangi yönetmeliğin uygulanacağı, olayın gerçekleşme tarihine göre değişiyor. Bu nedenle savunmada, maluliyet raporunun hangi mevzuata göre düzenlendiğini ve bu mevzuatın olay tarihinde yürürlükte olup olmadığını denetliyoruz. Yanlış mevzuata göre düzenlenmiş bir maluliyet raporu, bilirkişi incelemesinde hükme esas alınmayabilir ve bu durum davanın seyrini değiştirebilir.

Sonuç Yerine: Savunma Dosyayı Okumakla Başlar

Sağlık hukuku savunması, kalıplaşmış dilekçe örnekleriyle yürütülebilecek bir alan değil. Her dosya, kendi tıbbi süreci, hasta-hekim ilişkisi ve kurumsal yapısı içinde değerlendirilmeli. Büromuzda, dosya kabulünden itibaren tıbbi kayıtların tamamını topluyor, hekim ile hastane arasındaki sözleşmesel ilişkiyi irdeliyor ve zaman aşımı ile görev itirazlarını önceliklendiriyoruz. Bilirkişi raporu aşamasında ise süreci pasif bir bekleme olarak değil, aktif bir itiraz ve denetim mekanizması olarak yönetiyoruz. Bu yaklaşım, müvekkillerimizin hukuki haklarını korurken, sürecin öngörülebilirliğini de artırıyor. Sağlık hukuku uyuşmazlıklarında savunmanın gücü, hukuk bilgisinden çok, tıbbi süreci doğru okuyabilme ve bu süreci hukuki kavramlarla doğru ifade edebilme becerisinde yatıyor.