Giriş: İnfaz Reformunun Gölgesinde Kalan Usul Gerçekleri

Büromuzun ceza infazına ilişkin pratiğinde, özellikle 2026 yılı başında yürürlüğe giren ve cezaevi nüfusunun azaltılmasını hedefleyen düzenlemeler sonrası, tahliye başvurularının hacminde ciddi bir artış gözlemliyoruz. Müvekkillerimizin büyük bir kısmı, yeni yasal düzenlemelerin getirdiği avantajları kullanmak isterken, sürecin usul boyutunu göz ardı ediyor. Oysa biliyoruz ki infaz hukuku, maddi hukuk kadar usul kurallarına bağlıdır. Yanlış bir başvuru mercii, eksik bir ek ya da süresi geçirilmiş bir itiraz, müvekkilin cezaevinde geçireceği süreyi doğrudan uzatabilmektedir. Bu yazıda, son düzenlemeler sonrası dosyalarımızda ve meslektaşlarımızdan gelen istişarelerde en sık karşılaştığımız beş usul hatasını, somut süreçler üzerinden ele alacağız.

1. İnfaz Kanunu Değişikliklerinin Yürürlük Tarihinin ve "Lehe Kanun" Uygulamasının Karıştırılması

Yeni infaz düzenlemelerinin getirdiği en büyük yanılgı, müvekkillerin ve hatta bazı meslektaşlarımızın, düzenlemenin yürürlüğe girdiği tarihten önce işlenen suçlar için de otomatik olarak uygulanacağını varsaymasıdır. Oysa ceza hukukunun temel prensiplerinden biri olan ve infaz hukukunda da geçerli olan "lehe kanun" ilkesi, her somut olayda ayrı bir değerlendirme gerektirir.

Uygulamada sıkça gördüğümüz hata, dilekçelerin yalnızca yeni düzenlemeye dayanılarak yazılması, ancak suç tarihi itibarıyla eski ve yeni infaz rejiminin karşılaştırılmasının yapılmamasıdır. Bu karşılaştırma yapılmadığında, özellikle suç tarihi eski olan dosyalarda, müvekkilin aleyhine sonuç doğurabilecek bir hesaplama ile başvuru yapılabilmektedir. Biz büro olarak, başvuru dilekçesini hazırlamadan önce mutlaka suç tarihini, ilk hükmün açıklanma tarihini ve dosyanın kesinleşme tarihini ayrı ayrı tespit ediyoruz. Zira Yargıtay'ın yerleşik içtihatları, lehe kanunun belirlenmesinde bu tarihlerin her birinin ayrı bir öneme sahip olduğunu göstermektedir. Yalnızca "yeni yasadan yararlanmak istiyorum" şeklindeki bir talep, infaz savcılığınca eksik ve hatalı değerlendirmeye yol açabilmekte, bu da ek bir zaman kaybına neden olmaktadır.

2. Doğrudan Tahliye Talebi Yerine "İnfazın Durdurulması" veya "Yeniden Değerlendirme" Talebinde Bulunmamak

Yeni düzenlemelerin bir kısmı, doğrudan tahliyeyi değil; belirli koşulların varlığı halinde cezanın infazının durdurulmasını ya da denetimli serbestlik tedbirinin uygulanmasını öngörmektedir. Ancak uygulamada, müvekkil yakınları ve hükümlülerin büyük bir kısmı, infaz savcılığına verdiği dilekçede yalnızca "tahliye" kelimesini kullanmakta, hukuki dayanakları ve taleplerini açıkça belirtmemektedir.

Bu durum, savcılığın talebi yalnızca "tahliye" olarak nitelendirip, dosyayı doğrudan infaz mahkemesine göndermesine veya eksik inceleme sonucu talebin reddine neden olabilmektedir. Oysa yapılması gereken, CMK'nın ilgili maddeleri ve yeni infaz düzenlemeleri çerçevesinde, somut olaya uyan hukuki kurumu (örneğin, koşullu salıverilme tarihinin öne çekilmesi, denetimli serbestlik süresinin uzatılması veya açık ceza infaz kurumuna ayrılma koşullarının oluşması) açıkça belirterek talepte bulunmaktır. Talebin nitelendirilmesindeki bu belirsizlik, dosyanın gereksiz yere mahkemeler arasında sürüklenmesine ve müvekkilin cezaevinde kaldığı sürenin uzamasına yol açmaktadır.

3. İtiraz ve Şikayet Mercilerinin Karıştırılması: İnfaz Hakimliği mi, Ağır Ceza Mahkemesi mi?

İnfaz hukukuna ilişkin kararlara karşı başvuru yolları, kararı veren merci ve kararın türüne göre değişiklik gösterir. İnfaz savcılığının işlemi ile infaz hakimliğinin kararına karşı yapılacak başvuru, farklı kanun yollarına tabidir. Pratikte en çok karşılaştığımız hatalardan biri, infaz savcılığının bir işlemine karşı doğrudan infaz hakimliğine şikayette bulunmak yerine, bu işlemin kaldırılması için ağır ceza mahkemesine itiraz edilmesidir.

Örneğin, yeni düzenleme sonrası yapılan hesaplamada, infaz savcılığının müvekkilin koşullu salıverilme tarihini hatalı belirlediğini düşünelim. Bu durumda yapılması gereken işlem, bu hatalı hesaplamaya dayanan infaz işleminin kaldırılması için infaz hakimliğine başvurmaktır. Ancak dosyalarımızda sıklıkla, bu başvurunun doğrudan ağır ceza mahkemesine yapılan "itiraz" dilekçesiyle yapılmaya çalışıldığını görüyoruz. Bu usul hatası, başvurunun süre yönünden reddedilmesine veya dosyanın görevli merci tarafından incelenmek üzere iade edilmesine neden olur. Bu da haftalar süren kritik bir zaman kaybıdır. Doğru başvuru merciini belirlemek, sürecin en hayati adımıdır.

4. Ek Belgelerin ve "Güncel" Mahkumiyet Kararının Dilekçeye Eklenmemesi

İnfaz savcılıkları, tahliye taleplerini değerlendirirken dosyayı resen inceleme yetkisine sahiptir. Ancak uygulamada, özellikle büyükşehirlerdeki yoğun iş yükü nedeniyle, talebin hızlandırılması ve yanlış anlaşılmaların önüne geçilmesi için dilekçeye bazı belgelerin eklenmesi büyük önem taşır. Müvekkillerimizin sıklıkla yaptığı hata, yalnızca kimlik bilgileriyle sınırlı bir dilekçe verip, süreci uzatmasıdır.

Özellikle yeni infaz düzenlemelerinden yararlanma talebinde, mahkumiyet kararının kesinleşme şerhli ve güncel bir örneğinin, varsa birden fazla dosyanın birleştirilmesine ilişkin kararların ve müvekkilin cezaevinde bulunduğu süreye ilişkin resmi belgelerin dilekçeye eklenmesi gerekmektedir. Çoğu zaman bu belgelerin temin edilmesi, savcılığın yazışma yapmasından daha hızlı olmaktadır. Ayrıca, hükümlünün daha önceki bir suçtan denetimli serbestlik tedbiri uygulanıp uygulanmadığı, bu tedbirin ihlal edilip edilmediği gibi hususlar da yeni düzenlemenin uygulanıp uygulanmayacağını doğrudan etkilemektedir. Bu bilgilerin dilekçede açıkça beyan edilmesi ve belgelenmesi, savcılığın işini kolaylaştırdığı gibi talebin sonuçlanma süresini de kısaltmaktadır.

5. Islah ve Yeniden Başvuru Hakkının Kullanılmaması

İnfaz savcılığı veya infaz hakimliği tarafından verilen bir ret kararı, sürecin sonu anlamına gelmemektedir. Ancak uygulamada, müvekkillerimizin ve yakınlarının bu ret kararları karşısında karamsarlığa kapılıp, hukuki yolları tüketmediğini gözlemliyoruz. Ret kararının gerekçesi çok önemlidir. Eğer ret, eksik evrak nedeniyle verilmişse, bu eksikliklerin tamamlanması suretiyle yeniden başvuru yapılabileceği gibi, karara karşı yasal süresi içinde itiraz edilmesi de gerekmektedir.

Yeni düzenlemelerin yürürlüğe girmesinden sonra, bazı dosyalarda ilk yapılan başvuruların, düzenlemenin kapsamının tam olarak anlaşılamaması nedeniyle reddedildiğini görüyoruz. Örneğin, başvuru sırasında müvekkilin hangi suçtan hükümlü olduğu ve bu suçun yeni düzenlemenin kapsamında olup olmadığı netleştirilmemişse, savcılık talebi reddedebilmektedir. Bu durumda, ret kararının tebliğinden itibaren yasal itiraz süresi kaçırılmamalı ve gerekçeli karar dikkatlice incelenerek, bir üst merciye veya yeniden başvuru için gerekli adımlar atılmalıdır. Biz, her ret kararını bir son değil, sürecin bir parçası olarak değerlendiriyor ve müvekkillerimizi bu konuda detaylı şekilde bilgilendiriyoruz.

Sonuç: Usul, Hakkın Ön Koşuludur

2026 yılı infaz düzenlemeleri, birçok hükümlü için umut ışığı olmuştur. Ancak bu umudun gerçeğe dönüşmesi, doğru ve eksiksiz bir usul işletilmesine bağlıdır. Yukarıda özetlediğimiz beş hata, büromuzun günlük pratiğinde karşılaştığımız, önlenebilir ve telafi edilebilir nitelikteki hatalardır. Tahliye başvurusu, yalnızca bir dilekçe yazmaktan ibaret değildir; suç tarihinin analizi, doğru hukuki kurumun seçimi, yetkili merciin belirlenmesi ve sürelerin takibi gibi çok boyutlu bir uzmanlık gerektirir. Bu nedenle, sürecin bir ceza hukuku uzmanı tarafından yönetilmesi, müvekkilin cezaevinde geçireceği sürenin kısalması açısından kritik önem taşımaktadır. Unutulmamalıdır ki, infaz hukukunda haklı olmak yetmez; hakkın usulüne uygun talep edilmesi de şarttır.