İcra ve iflas takiplerinde, özellikle de son üç yıldır artan enflasyonist ortamın da etkisiyle, dosyaların seyrini değiştiren şey çoğu zaman büyük hukuki tartışmalar değil; sürecin başında yapılan küçük ama kritik usul hataları oluyor. Büromuzda özellikle 2025 ve 2026 yılında gelen dosyalarda, alacaklı tarafın hakkını kaybetmesi ya da borçlu tarafın gereksiz yere malvarlığı kaybına uğraması, çoğunlukla aynı birkaç noktada düğümleniyor. Bu yazıda, Eylül 2026 itibarıyla uygulamada en sık karşılaştığımız, müvekkillerimizi zor durumda bırakan ve dosyaların uzamasına yol açan riskleri, somut süreçler üzerinden ele alacağız.
1. Ödeme Emrine İtirazda "Borca" ve "İmzaya" İtiraz Ayrımının Göz Ardı Edilmesi
İİK m. 62 kapsamında borçlunun ödeme emrine itiraz süresi olan 7 gün içinde dilekçe vermesi gerektiğini herkes bilir. Ancak uygulamada asıl sorun, itiraz dilekçesinin içeriğinde yaşanıyor. Borçlu, kambiyo senedine dayalı bir takipte sadece "borca itiraz ediyorum" dediğinde, bu itiraz imzaya itirazı kapsamıyor. İmzaya itiraz, İİK m. 170 uyarınca ayrı ve sıkı şekil şartlarına bağlı; dilekçede imzanın kendisine ait olmadığını açıkça belirtmeyen borçlu, daha sonra bu iddiayı ileri süremez hale geliyor.
Geçtiğimiz aylarda karşılaştığımız bir dosyada, limited şirket ortağı olan müvekkilimiz aleyhine başlatılan kambiyo takibinde, müvekkilimiz süresi içinde verdiği itiraz dilekçesinde yalnızca "borca itiraz" ifadesine yer vermişti. Şirket kaşesi üzerinde bulunan imzanın kendisine ait olmadığını ancak itirazın iptali davası aşamasında öğrendik. İcra Mahkemesi, ilk itirazda imzaya açıkça yönelinmediği gerekçesiyle bu iddiayı dinlemedi ve takip kesinleşti. Bu dosyada müvekkilimizin şirket hisseleri üzerindeki haciz ancak uzun bir tasarrufun iptali davası sürecinin ardından kaldırılabildi. Bu nedenle, özellikle kambiyo takiplerinde itiraz dilekçesinin, borca itiraz ile imzaya itirazı açıkça ayırarak kaleme alınması gerektiğini her dosyada hatırlatıyoruz.
2. Menfi Tespit Davası Açarken İhtiyati Tedbir Kararının Kapsamını Dar Belirlemek
Borçlu müvekkillerimizin icra takibine maruz kaldığı durumlarda, İİK m. 72 uyarınca menfi tespit davası açarken ihtiyati tedbir talebini sadece "takipten sonra yapılan tahsilatın durdurulması" yönünde kurguluyoruz. Ancak 2026 yılı itibarıyla özellikle İstanbul ve Ankara icra dairelerinde, tedbir kararının kapsamı konusunda ciddi uygulama farklılıkları olduğunu gözlemliyoruz. Bazı mahkemeler, tedbir talebini yalnızca "haczin uygulanmaması" şeklinde sınırlandırırken, dosyada daha önce haciz konulmuşsa bu haczin kaldırılması yönünde karar vermiyor.
Bu durumda, müvekkilimizin banka hesaplarına konulan haciz, dava süresince bloke olarak kalmaya devam ediyor. Ticari faaliyetini bu hesaplar üzerinden yürüten bir müvekkilimiz için bu durum, ödeme güçlüğüne ve hatta karşılıksız çek keşide etmesine yol açtı. Tedbir talebimizi hazırlarken artık yalnızca "takipten sonra yapılan işlemlerin durdurulması" değil, "varsa konulan hacizlerin kaldırılması" ve "hüküm kesinleşinceye kadar takibin durdurulması" yönünde açık ve geniş bir talepte bulunuyoruz. Ayrıca, teminat konusu da önemli; mahkemenin takdir ettiği teminatın nakden değil de kesin ve süresiz banka teminat mektubu ile karşılanması, müvekkilin nakit akışını koruyor.
3. İstihkak Davalarında "Kimin Elinde" Olduğu Değil, "Kimin Adına" Olduğu Sorusu
Üçüncü kişilerin, hacizli bir mal üzerinde mülkiyet iddiasıyla açtığı istihkak davalarında, uygulamada en çok zorlandığımız nokta, malın kimin zilyetliğinde olduğu değil, zilyetliğin hangi hukuki sebebe dayandığıdır. Özellikle aile şirketlerinde, araç veya makine, şirket adına kayıtlı olmasına rağmen fiilen şirket ortağının kardeşi tarafından kullanılıyorsa, bu durum istihkak davasında ciddi sorunlar doğuruyor.
2026 yılı başında gördüğümüz bir dosyada, bir şirketin ortağı olan müvekkilimiz, şirket aleyhine başlatılan takipte, şirkete ait bir iş makinesinin aslında kendisine ait olduğunu, sadece şirketin kullanımında bulunduğunu iddia ederek istihkak davası açmıştı. Ancak iş makinesinin trafik sicilindeki kaydı şirket adına görünüyordu ve müvekkilimizin mülkiyeti devraldığına dair noter onaylı bir satış sözleşmesi bulunmuyordu. Mahkeme, sicildeki kayda itibar ederek davayı reddetti. Bu dosyada, müvekkilimizin noter satışı yapılmadan devraldığı makinenin, şirketin borçları nedeniyle haczedilmesi sonucunda mülkiyet hakkını kaybetmesi, bize şunu gösterdi: Ticari hayatta, özellikle aile şirketlerinde, malvarlığı devirlerinin noter ve sicil işlemleri tamamlanmadan gerçekleştirilmesi, istihkak iddialarını neredeyse imkânsız hale getiriyor. Bu tür durumlarda, dava açmadan önce mülkiyetin ispatına yarayacak her türlü belgeyi (fatura, ödeme dekontu, sözleşme) toplamak ve dava şartı olan icra dairesine başvuru sürecini doğru yönetmek kritik önem taşıyor.
4. İflas Yoluna Başvuruda Ödeme Şartının İspatı ve "Teminatsız" Alacak Sorunu
İİK m. 177 uyarınca genel haciz yoluyla takipte alacaklının iflas yoluyla takibe geçebilmesi için, borçlunun ödeme emrine itiraz etmemesi veya itirazın kaldırılması gerekiyor. Ancak uygulamada sıklıkla gözden kaçan bir nokta, iflas takibinin dayandığı senedin, alacaklının "teminatsız" bir alacağına ilişkin olması gerektiğidir. Müvekkilimiz, borçlusundan aldığı bir ipotek veya rehinle teminat altına alınmış bir alacak için iflas takibi başlattığında, borçlu itiraz ettiğinde, alacaklı genel hükümlere göre alacağın varlığını ispat etmek zorunda kalıyor.
2025 yılı sonunda yaşadığımız bir olayda, bir ticari alacağımız için borçlu şirket aleyhine iflas yoluyla takip başlatmıştık. Borçlu, ödeme emrine süresi içinde itiraz etti. Biz de İİK m. 156 uyarınca itirazın kaldırılması için icra mahkemesine başvurduk. Ancak borçlu, alacağın bir kısmının teminat senedine dayandığını, bu nedenle iflas takibine konu edilemeyeceğini ileri sürdü. Mahkeme, teminat senedi ile asıl alacak arasındaki ilişkiyi inceleyerek, teminat senedinin iflas takibine konu edilmesinin mümkün olmadığına karar verdi. Bu karar üzerine, iflas takibini iptal edip genel haciz yoluyla takibe geçtik. Bu süreçte kaybettiğimiz zaman, borçlunun malvarlığını üçüncü kişilere devretmesine imkân tanıdı. Bu deneyim sonrasında, iflas takibi başlatmadan önce alacağın niteliğini (teminatlı olup olmadığını) ve dayanağını çok dikkatli analiz ediyoruz.
5. Tasarrufun İptali Davalarında "Aciz Vesikası" Şartının Zamanlaması
İİK m. 277 ve devamı uyarınca açılan tasarrufun iptali davalarında, dava açma süresi ve aciz vesikası şartı, uygulamada en çok hata yapılan alanlardan biri olmaya devam ediyor. Alacaklı, borçlunun malvarlığını kaçırdığını düşündüğünde, henüz aciz vesikası almadan dava açmak istiyor. Oysa Yargıtay'ın yerleşik içtihatlarına göre, dava açılabilmesi için alacağın kesinleşmiş olması ve borçlunun aciz halinde bulunması gerekiyor. Aciz vesikası, kural olarak haciz işlemlerinin sonuçsuz kalması üzerine düzenleniyor.
Ancak uygulamada, borçlunun hiçbir malvarlığı bulunmadığının tespiti üzerine doğrudan aciz vesikası düzenlenmesi mümkünken, bazı icra daireleri bu belgeyi düzenlemekte gecikiyor veya ek belgeler talep ediyor. Bu gecikme, tasarrufun iptali davası için öngörülen 5 yıllık hak düşürücü sürenin dolmasına yol açabiliyor. Bu nedenle, alacaklı müvekkillerimiz için, haciz işlemlerinin sonuçsuz kaldığı anı takip ederek aciz vesikasının düzenlenmesini geciktirmeden talep etmelerini ve bu talebin icra dairesince reddedilmesi halinde icra mahkemesine şikâyet yoluna başvurmalarını öneriyoruz. Ayrıca, dava açma süresinin hesaplanmasında, aciz vesikasının düzenlendiği tarihin değil, borçlunun aciz halinin öğrenildiği tarihin esas alınabileceği yönündeki içtihatların takip edilmesi gerektiğini hatırlatmak isteriz.
Sonuç: Süreç Yönetimi, Hukuki Bilgi Kadar Önemli
İcra ve iflas hukuku, maddi hukuk bilgisinin yanı sıra, sürelerin ve usul işlemlerinin hatasız işletilmesini gerektiren bir alan. Yukarıda özetlediğimiz risklerin ortak noktası, dosyaların esasına ilişkin uyuşmazlıklardan ziyade, süreç yönetimindeki aksaklıklardan kaynaklanmasıdır. Müvekkillerimizin çoğu, hukuki haklılıklarının süreçteki usul hataları nedeniyle gölgelendiğini görmekte. Bu nedenle, ister alacaklı ister borçlu tarafında olalım, dosyanın her aşamasında icra dairesinin ve mahkemenin pratiğini yakından takip etmek, dilekçeleri bu pratiğe göre kurgulamak ve süreleri titizlikle yönetmek, hukuki başarının anahtarını oluşturuyor. Bu notların, benzer süreçlerden geçen meslektaşlarımıza ve hukuki destek alan taraflara faydalı olmasını umuyoruz.
Önemli Not
Yalnızca genel bilgilendirme amacı taşır; kesin hukuki görüş, tavsiye veya yönlendirme olarak değerlendirilmemelidir.
Her somut olay farklıdır. Hukuki bir karar vermeden önce mutlaka avukat desteği alın.