Sağlık Hukuku Dosyalarında Uygulamada Sık Karşılaştığımız Hukuki Riskler (2026) — Ağustos 2026 Pratik Notları

Bu yazı, büromuzun özellikle son iki yıldır takip ettiği sağlık hukuku uyuşmazlıklarında, dosyanın hangi aşamasında olursa olsun karşımıza çıkan ve çoğu zaman sürecin seyrini değiştiren pratik hataları derlemektedir. Teorik bilgiden ziyade, dava dilekçelerinden bilirkişi raporlarına, idari başvurulardan ceza soruşturmalarına kadar uzanan geniş yelpazede edindiğimiz saha deneyimini aktarmayı hedefliyoruz. Özellikle hekimler, özel hastane yöneticileri ve sağlık kuruluşlarının hukuk müşavirleri için yol gösterici olmasını umduğumuz bu notlar, 2026 yılının Ağustos ayı itibarıyla güncel mevzuat ve yargı pratiğine dayanmaktadır.

1. Aydınlatma ve Rıza Sürecindeki Usul Eksiklikleri: Dosyanın Temelini Sarsan Hata

Uygulamada en sık karşılaştığımız risk, tıbbi müdahalenin hukuka uygunluğunun temelini oluşturan aydınlatma ve rıza sürecinin yalnızca "imza toplama" operasyonuna indirgenmesidir. Müvekkil sağlık kuruluşlarının elindeki aydınlatma formlarını incelediğimizde, çoğunun genel geçer ifadeler içerdiğini, hastanın spesifik durumuna, müdahalenin alternatiflerine ve risklerine göre kişiselleştirilmediğini görüyoruz.

Birçok dosyada, hastanın imzaladığı formun, yapılan ameliyatın adını dahi doğru içermediğini tespit ettik. Örneğin, laparoskopik bir cerrahi planlanırken, formda açık cerrahi prosedürünün yazması veya müdahalenin kapsamının genişletilmesi ihtimaline dair hiçbir kaydın bulunmaması, ilerleyen süreçte açılan tazminat davasında kusur oranını doğrudan etkilemektedir. Yargıtay'ın yerleşik içtihatları gereği, aydınlatmanın kapsamı ve yöntemi, hastanın anlayabileceği dilde ve onun tıbbi durumuna özgü olmalıdır. Bu nedenle dosya kapsamında yalnızca imzalı formun varlığı yeterli görülmemekte; formun içeriği, müdahale öncesi sağlık personelinin tuttuğu notlar ve hatta hasta ile yapılan görüşmelere ilişkin kayıtlar (varsa) bir bütün olarak değerlendirilmektedir.

Bu noktada özellikle estetik cerrahi ve onkoloji alanlarındaki dosyalarda riskin arttığını gözlemliyoruz. Hastaların beklentilerinin yüksek olduğu bu alanlarda, aydınlatma formunun "başarısızlık ihtimali", "revizyon gereksinimi" ve "olası komplikasyonlar" gibi başlıkları net biçimde içermemesi, hekimin kusurunun ağırlığını artıran bir faktör olarak karşımıza çıkıyor.

2. Bilirkişi Raporlarına İtiraz Sürecinde Israrcı Olmamak: Pasif Kalmanın Bedeli

Sağlık hukuku davalarının neredeyse tamamı, teknik bilgi gerektirdiğinden bilirkişi incelemesine dayanır. Ancak uygulamada gördüğümüz en büyük eksikliklerden biri, tarafların (ve çoğu zaman vekillerinin) ilk bilirkişi raporunu adeta "kader" olarak kabul edip, rapora karşı beyan ve itiraz dilekçelerini yeterince özenli hazırlamamasıdır.

Bilirkişi raporları, özellikle Adli Tıp Kurumu ve üniversite hastanelerinin ilgili anabilim dallarından gelen raporlar, mahkemeler üzerinde ciddi bir inandırıcılık etkisine sahiptir. Ancak bu raporların da hukuka aykırılıkları, eksik inceleme yapılması, çelişkili ifadeler içermesi veya dosyadaki diğer delillerle uyumsuz olması mümkündür. Bizim pratiğimizde, rapora karşı sunulan itiraz dilekçesinde yalnızca "raporu kabul etmiyoruz" demek yerine, raporun hangi somut tıbbi veriyi göz ardı ettiğini, hangi ulusal veya uluslararası kılavuza aykırı değerlendirme yapıldığını, hekimin savunmasındaki hangi noktaya hiç değinilmediğini tek tek ortaya koyan, hatta gerektiğinde karşı bir uzman görüşü (akademik mütalaa) sunan itirazların dosyanın seyrini değiştirdiğine tanık olduk.

Özellikle 2025 yılı sonrası dönemde, bazı mahkemelerin ilk rapor ile ikinci rapor arasındaki çelişkiyi gidermek amacıyla üçüncü bir bilirkişi heyetine başvurma eğiliminin arttığını gözlemliyoruz. Bu süreçte, ilk rapora karşı etkili bir itiraz sunmamış olan taraf, ikinci rapor aşamasında dezavantajlı konuma düşmektedir. Bu nedenle müvekkillerimize her zaman, ilk raporun geldiği andan itibaren sürecin en kritik aşamasında olduğumuzu ve itiraz dilekçesinin adeta bir "savunma dilekçesi" gibi kurgulanması gerektiğini aktarıyoruz.

3. Ceza Soruşturmalarında "Tıbbi Kayıtların" Zamanında ve Doğru Toplanmaması

Sağlık hukuku denilince akla yalnızca tazminat davaları gelmemelidir. Özellikle ölümle veya ağır yaralanmayla sonuçlanan tıbbi müdahalelerde, hasta yakınlarının şikayeti üzerine başlatılan ceza soruşturmaları, hekimler ve sağlık kuruluşları için ayrı bir risk alanı oluşturur. Bu soruşturmalarda en kritik husus, olayın hemen ardından tüm tıbbi kayıtların (ameliyat notu, anestezi formu, hemşire gözlemleri, laboratuvar sonuçları, görüntüleme raporları) eksiksiz ve müdahale edilmemiş haliyle toplanmasıdır.

Uygulamada sıkça karşılaştığımız bir durum, soruşturma sürecinde hastanenin yalnızca epikriz raporunu savcılığa sunması, ancak detaylı ameliyat notunun veya hemşire gözlem formlarının dosyaya geç girmesidir. Bu gecikme, savcılık veya bilirkişi nezdinde "kayıtların gizlendiği" veya "sonradan düzenlendiği" şüphesini doğurabilmektedir. Oysa ki olay anındaki tüm verilerin, hiçbir yorum katılmaksızın, zaman damgalı ve eksiksiz bir şekilde dosyaya sunulması, hekimin lehine olan en güçlü savunma aracıdır.

Bu noktada dikkat çekmek istediğimiz bir diğer husus, elektronik sağlık kayıt sistemlerindeki (ESK) güncelleme geçmişidir. Bilirkişiler, kayıtların üzerinde oynanıp oynanmadığını teknik olarak inceleyebilmektedir. Bu nedenle, olay sonrası kayıtların düzeltilmesi veya tamamlanması yönündeki her türlü girişim, hekim aleyhine yorumlanabilecek ciddi bir risktir. Müvekkillerimize bu konudaki ısrarımız nettir: Olay anındaki kayıt ne ise o durumda saklanmalı ve savunma stratejisi bu gerçek veriler üzerine inşa edilmelidir.

4. İdari Para Cezaları ve Ruhsat Süreçlerinde Savunma Hakkının Etkin Kullanılmaması

Özel hastaneler ve tıp merkezleri için bir diğer risk alanı, Sağlık Bakanlığı'nın denetimleri sonucu uygulanan idari para cezaları ve ruhsat iptali süreçleridir. Bu süreçlerde, tebligatın alınmasından itibaren işleyen yasal süreler içinde idareye başvuru veya idari yargıda dava açılması gerekmektedir. Ancak uygulamada, kurumların bu cezalara karşı süresi içinde ve gerekçeli bir savunma sunmadığını, çoğu zaman cezanın kesinleşmesinin ardından hukuki yollara başvurduğunu görmekteyiz.

Oysa ki idari yaptırım kararlarına karşı yapılacak itirazda, denetim tutanağındaki tespitlerin tek tek ele alınması, ilgili mevzuat hükmünün doğru yorumlanması ve varsa eksik veya hatalı tespitlerin somut delillerle çürütülmesi gerekmektedir. Örneğin, bir denetimde "yetersiz personel bulundurma" cezası kesilmişse, o tarihte görev yapan personelin SGK bildirimleri, sözleşmeleri ve diploma örnekleri gibi belgelerle kurumun iddiasının aksinin ispat edilmesi mümkündür. Bu tür bir savunmanın idare aşamasında yapılması, dava açma zorunluluğunu ortadan kaldırabileceği gibi, dava açılması durumunda da mahkeme nezdinde kurumun haklılığını güçlendirmektedir.

Ayrıca, ruhsat iptali gibi ağır sonuçları olan idari işlemlere karşı açılacak davalarda yürütmenin durdurulması talebinin mutlaka ve gerekçeleriyle birlikte ileri sürülmesi kritik önem taşır. Aksi halde, dava sonuçlanana kadar geçen sürede kurumun faaliyetine devam edememesi, telafisi güç zararlara yol açabilmektedir.

5. Malpraktis Sigortası Kapsamının Sözleşme Aşamasında Değerlendirilmemesi

Son olarak, hekimlerin ve sağlık kuruluşlarının sıklıkla göz ardı ettiği bir risk, mesleki sorumluluk (malpraktis) sigortası poliçelerinin kapsamının, tazminat davası açıldığında fark edilmesidir. Poliçenin hangi tıbbi müdahaleleri kapsadığı, teminat limitleri, muafiyetler ve özellikle "bilinçli risk" veya "deneysel tedavi" gibi istisnalar, dava sürecinde sigorta şirketinin devreye girip girmeyeceğini belirler.

Birçok dosyada, hekimin poliçesinin yalnızca belirli bir branşı kapsadığını, ancak uygulanan müdahalenin bu kapsam dışında kaldığını veya poliçenin, hekimin bağlı bulunduğu kurum dışında yaptığı ek işlemleri (örneğin özel bir merkezde yapılan ameliyatı) teminat altına almadığını tespit ediyoruz. Bu durumda, tazminatın tamamı hekimin veya kurumun kendi öz kaynaklarından karşılanmak zorunda kalmaktadır. Bu nedenle, poliçe yenileme dönemlerinde veya yeni bir sözleşme imzalanırken, sigorta kapsamının güncel uygulamalara ve branşın risk profiline uygunluğunun mutlaka hukuk müşaviri veya konusunda uzman bir danışman tarafından değerlendirilmesi gerektiğini öneriyoruz.

Sonuç olarak, sağlık hukuku uyuşmazlıkları multidisipliner bir yaklaşım gerektirir. Tıbbi sürecin doğru anlaşılması, mevzuatın ve içtihatların yakından takibi ve en önemlisi sürecin her aşamasında proaktif bir hukuki strateji izlenmesi, risklerin yönetilmesinde belirleyici rol oynamaktadır. Bu notların, meslektaşlarımıza ve sağlık sektörü profesyonellerine pratik bir bakış açısı kazandırmasını umarız.