Sağlık Hukuku Dosyalarında Uygulamada Sık Karşılaştığımız Hukuki Riskler (2026) — Eylül 2026 Pratik Notları
Son üç aydır büromuzda özellikle özel hastaneler ve ayakta teşhis merkezlerine karşı yürütülen tazminat ve ceza şikâyeti süreçlerinde, delil tespitinden hekim bilirkişi raporlarının itiraza uğramasına kadar geniş bir yelpazede dosya takip ediyoruz. Bu süreçlerde gördüğümüz tablo, mevzuatın lafzı ile uygulama arasındaki makasın giderek açıldığı yönünde. Özellikle 2026 yılı itibarıyla Sağlık Bakanlığı’nın denetim yönetmeliklerindeki güncellemeler ve Yargıtay’ın konuya ilişkin güncel içtihatları, dosyaların seyrini değiştiren kritik eşikler oluşturuyor. Bu yazıda, dosyalarımızda sistematik olarak karşılaştığımız ve çoğu zaman sürecin başında tespit edilmediğinde telafisi güç sonuçlar doğuran beş temel risk alanını, doğrudan uygulama deneyimimizden hareketle ele alacağız.
1. Aydınlatma ve Rıza Formlarının “Prosedürel” Doldurulması: İspat Yükünün Yer Değiştirdiği An
Hasta hakları yönetmeliği ve Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesi çerçevesinde, tıbbi müdahalenin hukuka uygunluğunun ön şartı olan aydınlatılmış onam, uygulamada çoğu zaman bir “kağıt işi” olarak görülüyor. Ancak son dönemde büromuza intikal eden dosyalarda, özellikle plastik cerrahi ve ortopedi alanlarındaki komplikasyon iddialarında, mahkemelerin sadece formun varlığını değil, içeriğinin hastanın anlayabileceği dilde ve müdahaleye özgü riskleri barındırıp barındırmadığını denetlediğini görüyoruz. Bir dosyada, genel bir “her türlü komplikasyon riskini kabul ediyorum” ibaresi içeren form, bilirkişi raporunda “genel ve soyut aydınlatma” olarak nitelendirilerek kusur oranının artmasına neden olmuştu. Bu noktada dikkat ettiğimiz husus, formun hastane tarafından doldurulma biçimi değil, hekimin el yazısı ile eklediği notlar ve hastanın sorularına verilen yanıtların kayıt altına alınıp alınmadığıdır. Özellikle 2026 yılında dijital hastane sistemlerine geçişle birlikte, elektronik imza ile onaylanan formların zaman damgası ve hastanın IP adresi gibi teknik verileri içermemesi, ilerleyen aşamada formun kime ait olduğu konusunda ciddi tartışmalar yaratmaktadır.
2. Bilirkişi Raporlarına İtirazda “Süre” ve “Gerekçe” İkilemi
Sağlık hukuku davalarının neredeyse tamamı, teknik bilgi gerektirdiğinden bilirkişi incelemesine dayanır. Ancak uygulamada sıklıkla gördüğümüz risk, taraf vekillerinin bilirkişi raporuna karşı beyan ve itiraz dilekçelerini, raporun tebliğinden itibaren işleyen yasal süre içinde hazırlamak yerine, bir sonraki duruşmaya bırakmasıdır. Oysa 6100 sayılı HMK’nın 281. maddesi uyarınca, raporun tebliğinden itibaren iki hafta içinde itiraz edilmediği takdirde, raporun içeriğine karşı çıkma hakkı büyük ölçüde kaybedilmektedir. Büromuzda özellikle Adli Tıp Kurumu’ndan gelen raporlarda, raporun sonuç kısmındaki “kusur oranı” tespitine karşı itirazlarımızı, raporun dayandığı tıbbi literatürü ve hasta dosyasındaki hemşire gözlem notlarını karşılaştırarak hazırlıyoruz. Bu süreçte en kritik hata, itiraz dilekçesinin sadece “rapor eksiktir, yeniden inceleme yapılsın” şeklinde soyut taleplerden ibaret olmasıdır. Mahkemeler, somut olarak hangi tıbbi verinin göz ardı edildiğini ve bunun sonucu nasıl değiştireceğini açıklayan itirazları dikkate almakta; aksi takdirde dosyayı ek raporla geçiştirmektedir.
3. Hekim Sorumluluğu ile Hastane Sorumluluğunun Karıştırılması: Davada Taraf Teşkilinin Önemi
Özel hastanelerde gerçekleşen müdahalelerde, hastanın doğrudan hekime mi yoksa hastaneye mi başvuracağı, uygulamada sıklıkla göz ardı edilen bir strateji hatasıdır. 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’un ek maddeleri ve özel hastaneler yönetmeliği uyarınca, hastane yönetimi ile hekim arasındaki iç ilişki, hastaya karşı sorumluluğu doğrudan etkilemez. Ancak son dönemde gördüğümüz bir dosyada, davacı vekili yalnızca hastane aleyhine dava açmış, hekimi davaya dahil etmemişti. Bilirkişi incelemesi sırasında kusurun tamamen hekimin cerrahi tekniğinden kaynaklandığı tespit edilince, hastane yönetimi kendisine yöneltilen tazminat talebini, rücu hakkı çerçevesinde hekime yönlendirmiş ve süreç uzamıştı. Bizim pratiğimizde, dava dilekçesi hazırlanırken hekim ile hastane arasındaki hukuki ilişkinin (iş sözleşmesi, vekalet sözleşmesi, kira sözleşmesi) mutlaka araştırılması ve her iki tarafın da davada yer almasının sağlanması, yargılamanın sağlıklı yürümesi açısından kritik öneme sahiptir. Aksi takdirde, HMK’nın 124. maddesi çerçevesinde taraf değişikliği talebi, karşı tarafın açık rızasına bağlı olduğundan, süreç çıkmaza girebilmektedir.
4. Malpraptis Sigortası Kapsamının Sözleşme Anındaki Boşlukları
Zorunlu mesleki sorumluluk sigortası, hekimler ve sağlık kuruluşları için yasal bir zorunluluk olmakla birlikte, poliçe kapsamındaki istisnalar ve teminat limitleri uygulamada sıkça tartışma konusu olmaktadır. Büromuza gelen dosyalarda, özellikle “estetik amaçlı müdahaleler” ile “deneysel tedavi yöntemleri”nin poliçe kapsamı dışında bırakıldığını ve bu durumun hekim tarafından bilinmediğini tespit ediyoruz. Bir dosyada, poliçenin düzenlenme tarihinden sonra hekimin yeni bir cerrahi teknik uygulamaya başlaması ve bu teknikten kaynaklanan komplikasyonun sigorta şirketi tarafından “poliçe kapsamı dışı” olarak değerlendirilmesi, hekimi kişisel olarak tazminatın tamamıyla karşı karşıya bırakmıştı. Bu nedenle, sözleşme yenileme dönemlerinde poliçenin sadece prim tutarına değil, teminat dışı kalan haller listesine ve yıllık teminat limitinin yüksek riskli branşlar için yeterli olup olmadığına mutlaka bakılması gerektiğini vurguluyoruz. Ayrıca, sigorta şirketinin tazminat talebini reddetmesi halinde, sigorta tahkim komisyonuna başvuru sürecinin 4 aylık hak düşürücü süreye tabi olduğu unutulmamalıdır.
5. Ceza Soruşturması ile Hukuk Davasının Paralel Yürümesinde “Bekletici Mesele” Tuzağı
Sağlık hukuku uyuşmazlıklarının büyük bir kısmı, aynı olaydan dolayı hem ceza soruşturmasına (taksirle yaralama veya ölüme sebebiyet verme) hem de hukuk davasına konu olmaktadır. Uygulamada sık karşılaştığımız risk, hukuk mahkemesinin, ceza dosyasının sonucunu bekletici mesele yaparak yargılamayı uzun süre durdurmasıdır. Ancak 6098 sayılı TBK’nın 74. maddesi uyarınca, hukuk hakiminin ceza mahkemesinin kararıyla bağlı olmadığı, ceza mahkemesinin beraat kararının hukuk hakimini bağlamayacağı açıktır. Bizim dosyalarımızda, özellikle savunma tarafında yer aldığımızda, ceza soruşturmasının kovuşturmaya yer olmadığı kararıyla sonuçlanmasının ardından, hukuk davasında bilirkişi raporunun aksi yönde kusur tespit ettiği örneklerle karşılaşıyoruz. Bu nedenle, hukuk davasının ceza dosyasının bekletici mesele yapılması talebine karşı, TBK 74. madde gerekçesiyle itiraz edilmesi ve dosyanın tıbbi bilirkişiye sevk edilmesinin sağlanması, yargılamanın akıbeti açısından belirleyici olmaktadır. Aksi takdirde, ceza dosyasındaki kusur tespitine dayalı olarak verilen ara karar, hukuk davasında aylarca süren bir bekleme sürecine yol açmakta ve delillerin karartılması riskini doğurmaktadır.
Sonuç olarak, sağlık hukuku dosyalarında başarı, mevzuat bilgisinden ziyade, tıbbi kayıtların doğru okunması, süreç yönetimi ve taraf teşkilinin eksiksiz kurulması gibi pratik becerilere dayanmaktadır. Her dosyanın kendine özgü tıbbi ve hukuki dinamikleri olduğunu unutmadan, sürecin başında bu risk alanlarını tespit etmek, ilerleyen aşamalarda oluşabilecek telafisi güç zararların önüne geçecektir.
Önemli Not
Yalnızca genel bilgilendirme amacı taşır; kesin hukuki görüş, tavsiye veya yönlendirme olarak değerlendirilmemelidir.
Her somut olay farklıdır. Hukuki bir karar vermeden önce mutlaka avukat desteği alın.